JustPaste.it

1e3caafac4d38bb234366f4c32648272.jpg

I’m Still Here: Yas tutabilme hakkı

Kültür/Sanat Haberleri —

 

  • Levinas, bütün meselenin insan yüzlerinde olduğunu belirtir. Kimliklerimiz aslında yüzlerimizdir, der, bizi insan yapan, bir muhatap kılan şeydir yüzlerimiz. Eunice’e tanıdığı yüzler sorulduğunda, söylemeye yanaşmayacak bile olsa tanıdığı bir yüze rastlamamak tedirginlik veriyor. Fakat bu sahneleri çarpıcı kılan asıl şey Eunice’in değil, cuntacıların yüzlerini saklama çabası.

 

be461051a01639d5db74a7b203dc4bb4.png

 

BİLGE AKSU

 

Edebiyatın ya da sinemanın süregiden hallerinden sıkıldığınız yahut bir adım ötesine geçip ahkam kesmek istediğiniz zaman, ilk duraklarınızdan biri tragedyalar olagelmiştir. Eski Yunan’ın toplumsal geçiş dönemlerini bir özet halinde, satır aralarına serpiştirilmiş imgelerle sunmaya çalışan yazarlar, henüz bir boş levha özelliği taşıyan insan zihnine sonsuza dek sürecek izler bırakmayı başarmıştır. Felsefe, psikanaliz, retorik hatta matematik gibi alanlarda bu öykülerden kimi anekdotlar kullanılır, çeşitli sonuçlara varılır, 21. yüzyılın postmodern dünyasına dahi atıflar bulunup çıkartılır.

 

Geçtiğimiz yılın en iyi filmleri arasında gösterilen Brezilya yapımı I’m Still Here’ı (Hala Buradayım) izlerken aklıma Cumartesi Anneleri kadar Antigone’nin gelmesi benim kusurum değil. Özellikle Judith Butler’ın bu konuda yazdıkları, o esnada aklımın süzgecinden boşu boşuna geçmiyordu.

 

Antigone’yi biliriz. Annesiyle babaannesi aynı kişi olan sayılı insanlardandır. Tarihin en bilindik trajedisinin, Oidipus’un kızıdır çünkü. Babasının sürgün yıllarında ona yoldaşlık etmiş, dayısı Kreon’un zulmünden çok çekmiştir. Bir iç savaş esnasında kardeşlerinden biri Kreon’un egemenliğine de karşı çıktığı için, savaş meydanındaki ölü bedeninin gömülmesi yasaklanmıştır. Antigone’nin kendi trajedisi de işte burada başlar. O, tarihte yas tutması yasaklanan ilk figürdür belki de. Kardeşinin ölü bedenini hiç olmazsa gömme mücadelesi, batı felsefesini hayrete sürükleyen vazgeçilmez bir izlektir.

 

Geride kalanlar

I’m Still Here, daha önce Motorsiklet Günlükleri’ni çekmiş bir yönetmenin, Walter Salles’ın yeni filmi. Yıllar sonra sinemaya çarpıcı şekilde dönen Salles bu kez gerçek bir hayat hikayesine odaklanmış. 1971’deki askeri darbe sonucu Brezilya’yı ele geçiren faşist yönetimle bir hesaplaşma filmi bu. İşçi Partisinde vekillik yapmış Rubens Paiva’nın bir sabah evinden alınıp sorguya götürüldüğü ve bir daha geri dönmediği hikaye, çeşitli belgeler ve görsellerle, gerçekte yaşanmış olayları oldukça doğru bir mesafeden ele alıyor.

 

Bu yılın Uluslararası Film Oscarını da aldığı için filmin bilinirliğine güveniyor ve özete girişmiyorum. Zaten hikayenin özü, yukarıda bahsettiğim üzere bir insanın gözaltında kaybedilmesi. Fakat filmi öne çıkaran unsur, perspektifte Rubens Paiva’nın değil, geride kalanların bulunması. Giriş kısmındaki plaj sahnesi ve devamında gördüğümüz mutlu aile tablosu bize, politik kayıpların her türlü ailede yaşanabileceğini anlatıyor. Genç kızımız spor bir arabada arkadaşlarıyla keyifli vakit geçirirken karşımıza çıkan suratsız askerler yalnızca bir fonu oluşturuyor gibi. Zira keyifler kaçsa da gençlerden birinin babası baroya kayıtlı, etkili bir avukat. Haliyle kazasız belasız eve dönebiliyorlar. Mutfakta bir dedikodu edasında, asık suratla aktarılıyor yaşananlar. Sonra hayat, kaldığı yerden devam.

 

Baba Rubens Paiva, çocuklarıyla sırdaş olan modelden. Anneden gizli çevirilen işler, yapılan dedikodular, esnetilen kurallar arasında yaşayıp gidiyorlar. Bir iki minik aralıkta gördüğümüz, kapıya gelip babayla görüşen ve ondan çeşitli zarflar alan kişileri anne gibi biz de merak etsek de bunun cevabı bir süre sonra karşımıza çıkıyor. Bütün bu aile babası hallerinin yanında Rubens, Şili’deki devrimcilere yardım ediyormuş. Günün birinde kapıya dayanan cuntacılar da bu sebeple onun peşinde.

 

Bu noktaya kadar tekinsiz de olsa pozitif bir tablo çizilen film, yavaşça karanlığa bırakıyor kendini. Rubens’in ardından sorguya alınan anne Eunice’in maruz kaldıkları, izleyen hemen herkeste bir tetikleyici unsur ortaya çıkarıyor. Karşısına koyulan fotoğraflarda tanıdık birini bulmaya zorlanan Eunice, bir yandan eşine dair sorular sormaya çabalasa da karşılık bulamıyor. Her şeye kadir görünen bu üniformalı beyler, son derece insani şekilde gösterilen bir merak karşısında ortadan kayboluveriyor.

 

Kimliklerimiz yüzlerimiz

Bu noktada Levinas’ın söyledikleri düşüyor aklımıza. Başkasının izi mefhumunda Levinas, bütün meselenin insan yüzlerinde olduğunu belirtir. Kimliklerimiz aslında yüzlerimizdir, der, bizi insan yapan, bir muhatap kılan şeydir yüzlerimiz. Eunice’e tanıdığı yüzler sorulduğunda, söylemeye yanaşmayacak bile olsa tanıdığı bir yüze rastlamamak tedirginlik veriyor. Yavaş yavaş tanıdıklara ulaştığındaysa, bu kez kimliğini yüzünde gizleme çabasına tanık oluyoruz. Fakat bu sahneleri çarpıcı kılan asıl şey Eunice’in değil, cuntacıların yüzlerini saklama çabası. Bir sistemi, bir makinenin dişlilerini oluşturan askerlerin nihayetinde bir takım insanlar olduğu hem evde onlara ikram edilen yemeklerde ayyuka çıkıyor, hem de Eunice’in ısrarla eşini sorması karşısında bütün otoritelerinden vazgeçip “Bu bilgiye sahip değilim!” demelerinde. Tek tek bireylerin oluşturduğu ama yeri geldiğinde bireylerin bilgiye yahut duygulara sahip olmadığı, aniden saklanmayı becerebildikleri bir sistemdir faşizm. Onlara hesap sormanız mümkün değildir, köşeye sıkıştırmayı başarsanız dahi bilmiyorum diyip çıkarlar işin içinden.

 

Haftalar, aylar ve yıllar geçse de geri dönmeyen Rubens’in izine rastlamak için her yolu deneyen Eunice bu kez faşizmin bir başka yönüyle karşılaşıyor. Antigone’yi bile aşan bir durum bu. Antigone, savaş meydanında bekletilen kardeşinin ölüsünü görüyor, onun öldüğünü biliyordu. Eunice bu bilgiye sahip değil. Artık çokça yazıldı çizildi, yeniden anlatmaya gerek yok; insanların böyle durumlarda gerçek bir yas tutabilmesi için cenazelerine ulaşması gerekir. Kaybın yası, onun kaybını kabul ettiğinizde başlar. Eunice, eşinin akıbetini kesinlikle bilmiyor. Bundan sonrası, bizim de epey iyi bildiğimiz bir mücadele alanı.

 

Butler’ın Kırılgan Hayat kitabında söyledikleri düşüyor bu kez aklımıza. Kimin insan olarak görüldüğünü, kimin yaşamının kabul edilebilir bir yaşam sayıldığını sorduktan sonra şöyle diyor: “Bir yaşamı, yası tutulabilir kılan nedir?” İlk katmanda elbette yukarıdaki mesele var. Ortada bir somut kayıp yoksa, kaybın nesnel kabulünü gerektiren şartlar oluşmamışsa yas tutmamız ne kadar mümkün? Bu hepimizin bildiği, yaşadığı, tanık olduğu bir mücadele alanı. Ama bir de, diyelim ki yas tutmaya hazır bir aile var; onlara yas tutma izni veriliyor mu? Eunice günler sonra kafasında bir çuvalla bırakıldıktan ve evine döndükten sonra, yine de kaybını varsaydığı eşinin yasını bütün hayat gailesinin içinde tutabilecek mi? Evinin önüne konuşlandırılan cuntacıların gözlemi altında tüm bunları sürdürmek bir yana, o uğursuz sabaha değin süregelen kısmen ayrıcalıklı yaşantısına nasıl devam edecek?

 

Faşizmin temel özelliklerinden biri, kimi insanların kayıp sayılmaması. Dolayısıyla kimi insanların yas tutmaya da hakkı yok. Bu hem geride kalanların da bir gün ansızın kaybolup gitme ihtimalinden hem de faşizmin topyekün bir saldırı örgütlemesinden. Tıpkı Eunice’in onca paraya rağmen bankadaki memura yalvarmak zorunda kalışı gibi, kimi akademisyenler, sanatçılar ya da politikacılar, burada değil de nerede yaşarsa yaşasın denilerek tüm hakları gasp edildiğinde deneyimledik bunu. Görevinden alınan hocalarımıza, yasaklanan sanatçılarımıza, içeri atılan politikacılarımıza üzülmeye dahi korktuk. Üzüntümüzü gösterdiğimiz anda bizim de üzerimize çullandılar.

Butler’ın söylediği bir başka şeyle bitirelim. Aynı konuya dair, “yaralanabilirlik” kavramını kullanıyor Butler. Hukukun askıya alındığı, bireylerin kendini güvende hissetmediği koşullarda, başına bir şey gelmese bile gelme ihtimalinin yoruculuğundan bahsediyor. Fakat bir noktada buna ek yapmak şart. Faşizm koşullarında insanın benliği, duyguları hatta varlık hissi yaralanabilir, bu doğru. Fakat kimi coğrafyalarda, kimi insanların yaralanabilme hakkı dahi yoktur. Eunice, takdire şayan bir direnişle eşi Rubens’in öldürüldüğü itirafını kopardıktan sonra devletten hesap sormaya hak kazanır ama Cumartesi Anneleri’nden bazılarının henüz bir cevaba dahi ulaşma şansı yoktur. Bırakalım hesap sormayı, gereğince yas tutmaya kalkmak bile imkansızdır onlar için. Hem kaybın somut karşılığı yoktur hem de kimileri için yas tutmak suçtur.