JustPaste.it
fbea02266a7d5b520ac87a783fff90c2.jpg

Frankenstein: Biraz gotik, çoğunlukla romantik

Kültür/Sanat Haberleri —

 

  • Guillermo del Toro'nun Frankenstein uyarlaması, Shelley'nin romanına kusursuza yakın sadık. Film tıpkı kitapta olduğu gibi, geçmişe dönük bir anlatı olarak tasarlanmış. Ama kimi sorunlar ise tat kaçırıcı. Didaktizm kitaptan, ritim sorunu filme özgü. Victor'un aksiyonu sürüklerken, canavarın bölümü seyirciyi yavaşlatıyor.

1790’ların başında, Bologna’daki bir laboratuvarda sonraki 100 yılın edebiyatına etki edecek bir olay yaşandı. Luigi Galvani, yıllarını verdiği bir çalışmanın ortasında başka bir ayrıntıyla uğraşırken, önünde yatan ölü kurbağanın hareket ettiğini fark etti. Elindeki pirinç çubuk yanlışlıkla bir metale temas edip ondan aldığı elektriği kurbağanın ölü bacağına iletince ortaya çıkan ani refleks Galvani’ye göre, ölü uzuvlarda hala elektriksel aktivitenin olabileceğini gösteriyordu. Galvani’nin dini yaşantısını pek bilmiyoruz ama dönemin pek de öyle seküler olmadığı aşikar. Bu mesele duyulduğunda başlayan tartışmalar çok geçmeden, canlılara canlılığını veren şeyin ne olduğuna dair çeşitli fikirlere uzandı. Galvani’yse hiç orada değildi, arkadaşı Alessandro Volta’nın da katkılarıyla, yaşanan şeyin uzvun kendisinden değil, dışarıdaki metalden kaynaklanan bir elektrik akımının sonucu olduğunu çoktan anlamıştı. Fakat kitleler bazen sizi dinlemez, daha eğlenceli spekülasyonlara meylederler. Galvani ve Volta dirsek temaslarıyla elektriğe dair büyük keşiflere girişse de, arkalarında bitmez tükenmez bir anlatı yığınını çoktan bırakmıştı.

 

Bundan yaklaşık 25 yıl sonra İsviçre’nin kırsallarında toplanan bir grup genç, bilimsel gelişmeleri yeterince takip etmediklerinden mi yoksa işlerine öyle geldiğinden mi bilinmez, masa başında sohbet ederken malum deneyden söz açtılar. Önce korku hikayeleri anlatıp duruyorlardı birbirlerine, bundan sıkılınca yeni içerik üretme derdine düştüler. Grubun parlak isimlerinden Percy Shelley adlı delikanlı Galvanizm olarak adlandırdığı şeyden bahsetti. Buna göre hortlak hikayeleri aslında pek öyle fantastik sayılmazdı, kimi çatlak profesörler bunu zaten gerçekleştiriyordu! Ortamdaki bir başka parlak zeka Byron, bu temayı kullanarak bir yarışma yapmayı önerdi; en korkunç hikayeyi bakalım kim yazacaktı? Kendinden emin bu şair ve yazar tayfası çok geçmeden çeşitli hikayelerle ortaya çıksalar da yarışmanın kazananı hiç tartışmasız, ortamın en ketum ve genç üyesi Mary Shelley oldu.

 

Yeni nesil yapay zeka üretimi videolar gibi bitirdim üst paragrafı farkındayım. Ama ben robot değilim ve düzenli olarak yazdığım bu sayfaya böyle bir uyanıklık yapmayacağım; sadece cümlenin gidişatı hoşuma gitti diyelim.

Mary Shelley’nin Frankenstein’ını bugün niye konuşuyoruz? İki sebebi var; hem gerçekten ölümsüz bir karakter yaratmayı başardı hem de kendisinden sonra sayısız yazara ilham kaynağı oldu. Bu yazı daha çok ilk sebebe dayanıyor. Guillermo Del Toro’nun son filmi Frankenstein geçtiğimiz günlerde Netflix’te yayına girdi ve şu anda bir yerlerde sayısız sinema yazarı, çeşitli kaynaklardan bu anekdotları hızlı hızlı okumanın derdinde. Biz sıramızı savmış olalım.

 

Del Toro neden böyle bir işe girişti?

Frankenstein daha önce sinemaya çok kez uyarlandı. Boris Karloff’unki başta olmak üzere, hatırı sayılır versiyonu ise epey beğeniliyor. Burada ilk soru, Guillermo Del Toro neden böyle bir işe girişti? Aynı şeyleri yapıp farklı sonuçlar almaya çalışmanın mantığı ne olabilir? Yavaş yavaş bunlara dair düşünelim.

 

Del Toro’yu iki filmiyle biliriz en çok. Biri 2006’daki Pan’ın Labirenti, diğeriyse 2017’deki Shape Of Water… İlkinde Oscar’a uzandı, ikincisinde aday oldu. Shape of Water’ın hikayesi Frankenstein’a bir açıdan benziyor. Her ne kadar elektriksel aktivitelerle yaratılmış olmasa da, kahramanımız bir deniz canavarı. Laboratuvarda çalışan bir işçiyle aşk yaşıyor. Duygusal biri yani. Frankenstein’ı az çok hatırlatıyor bu yönüyle. Pan’ın Labirent’inde de yine aklımıza kazınan canavarlı sahneler mevcut. Del Toro bunu seviyor gerçekten. Amacı ya da alt metni değişmekle beraber anlatacağı şeyleri deforme etmeyi, deforme edilmiş canlılar kullanmayı özellikle tercih ediyor.*

 

Frankenstein’ı yapmaya başladığında ilk duyduğumuz şeylerden biri, aslına tamamen sadık kalacağı haberiydi. Niye böyle bir işe giriştiğine dair ikinci cevabımız da bu. Önceki Frankestein uyarlamaları kitabın özündeki hissi değiştirerek bir korku anlatısıyla sınırlamayı, canavarın groteskliğini vurgulamayı tercih ediyordu. Del Toro ise Shelley’nin romantizme selam duran alt metnini önemli görmüş. Görsel bir şölenden ziyade, varoluşa ilişkin kimi sorgulamaların eşlik ettiği, hatta Milton’ın Kayıp Cennet’inden bir çok kutsal metne uzanan bir arka plan anlatısının eşlik ettiği, yer yer didaktik bir hikaye çıkmış ortaya. Del Toro’nun bir başka alameti farikası.

 

Film tıpkı kitapta olduğu gibi, geçmişe dönük bir anlatı olarak tasarlanmış. Çerçeve öykü Kaptan Anderson’un perpektifiyle açılıp yine öyle kapanıyor. Geri kalanlar sırayla önce Victor Frankenstein’ın, ardından Frankenstein Canavarı’nın anıları. (Frankenstein’ın doktorun ismi olduğunu biliyoruz değil mi?)

 

“Hiç kimse ölümü fethedemez!”

Victor ilk olarak çocukluğunu hatırlıyor. Huysuz bir babası ve zavallı ama zengin bir annesi var. Annesinin serveti, babasının tıbbi deneylerini finanse ediyor. Disiplinli şekilde büyüyen Victor’un belli bir mesaisi, babasının sorduğu anatomik sorulara cevap bulmaya adanmış. Dayak da var aşağılama da. Tıpkı yıllar sonra yarattığı kendi canavarına bir şeyler öğretmeye çalışırken olduğu gibi. Günün birinde annesi aniden rahatsızlanınca o kerli ferli doktorun hiçbir mahareti işe yaramıyor ve filmdeki en belirgin psikanalitik diyaloğa sürükleniyoruz. Babası, “Hiç kimse ölümü fethedemez!” diye kendini savununca Victor babasını ve ölümü yeneceğini ilan ediyor.

 

Shelley’nin karakterine Victor ismini vermesinde de bu vurgu mevcut. Dönemin en sevilen eserlerinden Kayıp Cennet’te tanrıdan Victor (Galip, fatih) diye bahsedilmesi ona ilham vermiş. Çünkü lamı cimi yok, bu adam tanrıcılık oynamaya kalkışıyor. Shelley’nin romantizme göz kırptığı noktalar da buralar zaten. Eseri kaleme alırken karnı burnunda bir kadın olan Shelley, erkeklerin kendi başlarına dünyayı felakete sürükleyeceklerine inandığı için eleştirel bir perspektifte kalıyor Victor’a karşı. Nitekim filmde Elizabeth karakteri de bu boşluğu dolduruyor. Victor’ın duygusuz ve ilgisiz hallerine karşın Elizabeth’in selam verdiği canavarda bir kıpranma görüyoruz. Hatta belki de özünde iyi biri olmaya çabalamasının en temel sebebi budur.

 

Ama elbette en romantik öğe, canavarın maceralarında şekilleniyor. Victor’un babasına meydan okuması misali canavar Victor’a meydan okuyunca kendini terk edilmiş halde, vahşi doğanın içinde buluyor ilkin. Yol bilmez, iz bilmez, dil bilmez halleri türlü badireden sonra bir köy evinin kapısında son buluyor. Ahıra saklanıp orada yaşayan aileyi gözlemleyerek iletişimi, konuşmayı, insan olmayı öğreniyor. Malum, romantikler çevresel etkiye önem verir; körle yatarsanız şaşı kalkar, iyilik ederseniz iyilik bulursunuz. Evin yaşlı bilgesi aynı zamanda kör olduğu için, kış bastırdığında kasabaya inen ailesiyle yollara düşemiyor. Canavarımız ise başkaları onu gördüğünde korktuğu için özgüvensizlik yaşasa da bu yaşlı adamla aynı sorunu yaşamayacak. Dolayısıyla burada bir dostluk doğuyor ve ta bilmem kaç yüzyıl önce bir köy evinde nasıl o kadar kitap varmış diye düşündüren eğitim faaliyetine girişiyoruz. Kutsal kitaplar, efsaneler, destanlar derken en son Kayıp Cennet geçiyor eline canavarın ve kendini oradaki Lucifer’la özdeşleştiriyor. Yani babası, yaratıcısı tarafından terk edilmiş, başkalarının hor gördüğü korkunç bir yaratık… Zor bir varoluş biçimi. Hal böyle olunca sorgulamalar derinleşiyor ve filmin üst düzey didaktik olduğu aşırı ağır akan bu kısımlarda saatimize bakıp duruyoruz.

 

Hem Shelley’de hem filmde vurgulanan Prometheus meselesi de aynı izleğin bir parçası. Zeus’un verdiği yetkiyle insanları yaratan Prometheus, onlara ateşi, yani hayatı hediye etmek isterken cezalandırılır malum. Victor, yaratan ama hayat vermeyi başaramayan kişi olarak yargılanırken, Prometheus hiç gereği olmayan dertlere sürüklediği için eleştirilir Shelley’nin gözünde. Del Toro bu kısmı da oldukça iyi yansıtmış.

 

Del Toro da aynı kaderi yaşamış

Genel çerçeveden baktığımızda uyarlama olarak kusursuza yakın olsa da filmin kendisine dair kimi sorunlar tat kaçırıcı. Yukarıda bahsettiğim didaktizm esasen Shelley’den kaynaklanıyor ama ritim problemi filme has bir sorun. Victor’ın hikayesi ne kadar aksiyon içeriyorsa, canavarın hikayesi o kadar geri düşürüyor seyirciyi. Belki de iyi bir edebiyat uyarlaması, içeriği olabildiğince yeniden yorumlamakla mümkün diyenler haklıdır.       

           

Edebiyatla, gothic romanla, viktoryan atmosferle aranız iyiyse filme şans vermenizde fayda var. Görsel tasarım şüphesiz en güçlü unsur. Netflix’in hikayeden ziyade buna yöneldiğini eskiden beri biliyoruz, Del Toro da aynı kaderi yaşamış. Bir başka güçlü unsur oyuncu kadrosu. Victor’u Oscar Isaac’ten, canavarı Jacob Elordi’den, Elizabeth’i Mia Goth’tan dinleyeceksiniz. En önemlisiyse zorba baba rolünde müthiş bir cast örneği olarak Charles Dance’i (nam-ı diğer Tywin Lannister), finansör Harrander rolünde de Christoph Waltz’u göreceksiniz. Son zamanların modası Body Horror türüne ilişkin iddiası zayıf olsa da görmezden gelinmeyecek bir yapım Frankenstein.

 

*  Del Toro’nun Shape of Water’ı ile Rachel Ingalls’ın Bayan Caliban kitabının tuhaf benzerliğine dair eski bir yazı: https://justpaste.it/az3b7