Arundhati Roy/foto:AFP
Çığ gibi büyüyen aptallık
Yapay zeka, kapitalizmin nihai durağıdır -1-
- Kötü alametler üzerimize sağanak gibi yağıyor. Aklını kullan, yoksa sonun kötü olur. Boyun eğ, yoksa ölürsün. Etrafına bak, yoksa oyunun dışında kalırsın. İşte böyle, pek de üstü kapalı sayılmayacak tehditler eşliğinde, Yapay Zeka Çağı gelip çattı. Peki insanlığın "ilerleme" serüveninde sancılı bir geçiş mi yaşıyoruz, yoksa felaket boyutlarında bir kopuş mu?
- İncili’nin ilk ayetine “Başlangıçta Söz vardı, Söz Tanrı’yla birlikteydi ve Söz Tanrı’ydı.” Bunun hakikat olduğuna inanıyorum. İnsanla dil arasındaki o temel bağı koparmanın, aşındırıp içini boşaltmanın, toplum denen şeyin bütünlüğünden geriye kalan ne varsa onu da çökerteceğine inanıyorum.
- Peki, insanlık üzerinde yaşamla ölüm arasındaki son sözü söyleme gücünü ellerinde tuttuğunu iddia eden bu milyarderler kim? Öyle görünüyor ki kendilerini çoktan insan ırkından, hatta evimiz dediğimiz bu gezegenden bile koparmışlar. Bunlar birer mutasyon. Sıradan insanlara hastalıklı ve küçümseyici bir kibirle bakan tek gözlü Kiklop’turlar.
- Şimdilerde OpenAI’nin başındaki Sam Altman yapay zekanın insanlığı cehenneme kestirmeden götürüyor olabileceğini kabul ettikten hemen sonra şöyle der: “… ama bu arada makine öğrenimi sayesinde muazzam şirketler kurulacak.” Peki dizginlerinden boşanmış açgözlülük karşısında çaresiz miyiz?

Arundhati Roy - Çeviri: Yeni Özgür Politika
Kötü alametler üzerimize sağanak gibi yağıyor. Aklını kullan, yoksa sonun kötü olur. Boyun eğ, yoksa ölürsün. Etrafına bak, yoksa oyunun dışında kalırsın. İşte böyle, pek de üstü kapalı sayılmayacak tehditler eşliğinde, Yapay Zeka -gerçi belki de artık adına yapay zeka değil, gerçek aptallık, gerçek süper aptallık, kendi kendini besleyip çığ gibi büyüyen aptallık demek gerekiyor- Çağı gelip çattı. Hay Allah, daha ilk paragrafta iki uzun çizgi kullandım bile. Hani derler ya, insanı ele veren bir işarettir bu. Öyleyse belki de bu yazıyı ben yazmadım. Üstelik yazan gerçekten ben miyim, ne kadarı benim, ne kadarı değil, bunu bile bir yapay zeka uygulamasına sormak gerekecek. Artık içgüdülerinize güvenemezsiniz. Uygulamaya sormanız gerekiyor.
Yapay zeka uzun çizginin bile mülkiyetini üzerine geçirmişken, gelecek kuşaklar Emily Dickinson’ın bu çizgiye düşkünlüğünü nasıl anlayacak? Onu da mı makineye yem ettiler? Şiirlerini artık daha mı az sevecekler? Yavaş yavaş dilden bile kapı dışarı mı ediliyoruz? Bunun artık bir önemi kaldı mı?
Söz vardı…
Bir yazarın egosuyla inancından daha fazla ilgisi olduğu için olsa gerek, Aziz Yuhanna İncili’nin ilk ayetine hep hayranlık duymuşumdur: “Başlangıçta Söz vardı, Söz Tanrı’yla birlikteydi ve Söz Tanrı’ydı.” Bunun hakikat olduğuna inanıyorum. İnsanla dil arasındaki o temel bağı koparmanın, aşındırıp içini boşaltmanın, toplum denen şeyin bütünlüğünden geriye kalan ne varsa onu da çökerteceğine inanıyorum.
Yapay zeka edebiyat dünyasına bodoslama daldı; yazarlar, yayıncılar, edebiyat ajansları, okurlar, eleştirmenler, öğretmenler ve öğrenciler ayaklarının altındaki zeminin kayıp gittiğini hissediyor. Profesörler artık öğrenci ödevlerini kuşkuyla okumak zorunda. Yayıncılar, karşılarında yeni bir yazar bulduklarında, sanki olası bir suç mahallini inceliyormuş gibi işe koyuluyor. Bunun okuma ve öğrenme deneyimini nasıl değiştirdiğini anlatmak kolay değil. Düşünsel uğraşın hem hazzı hem de meydan okuması gitmiş; yerini kapalı, insanın içini kemiren, mekanik bir şey almış.
Tahnitçinin rüyasında yaşıyoruz: Bir zamanlar canlı olan ne varsa derisi yüzülüp içi doldurulmuş; şimdi hepsi, parlak ama sahte gözlerinde anlamlı bir pırıltıyla, gözünü bile kırpmadan size bakıyor. Karşınızdaki birine bakıp onun gerçekten sandığınız kişi olup olmadığını sorgulamak gibi. Ya da aynaya bakıp kendi yüzünüzü görmek, ama gördüğünüz kişinin aslında siz olmadığınızı bilmek gibi.
Zamanla, bu bilgimizi de yitirebiliriz. O zaman kim olduğumuzu, hatta var olup olmadığımızı bile bilemeyeceğiz.
Ne olacak?
Peki, bütün bir toplumun, bütün bir türün başına bu geldiğinde ne olacak? Yüzyıllar boyunca edinilmiş, kuşaktan kuşağa aktarılmış içgüdülerimize artık güvenemediğimizde; kalbimize, gözlerimize, kulaklarımıza inanamadığımızda; doğruyla yanlışı, sanal olanla gerçek olanı birbirinden ayıramadığımızda; zamanın çöktüğü, geçmişin, bugünün ve geleceğin birbirine karıştığı bir dünyada yaşadığımızda; milyonlarca dil ve kültür tek bir pelteye dönüştürüldüğünde; kadim bir toplumsal sözleşme (bütün sınırlılıklarına ve kusurlarına rağmen) tanınmaz hâle gelinceye dek parçalandığında, kendimizi topyekûn bir akıl tutulmasına mı sürüklüyoruz?
Böyle düşünmek, beni yeni ve kavranması güç bir şeyle karşılaştığımızda kaçınılmaz olarak baş gösteren o ahlaki paniğe kapılmakla suçlayanlara fırsat verebilir. Hani Sanayi Devrimi’nin ya da bilgisayarın hayatımıza girişinin öncesinde yaşanan panik gibi. Asıl soru şu: Mesele gerçekten bundan mı ibaret? İnsanlığın “ilerleme” serüveninde, sancılı bir geçiş döneminden mi geçiyoruz yalnızca? Yoksa yaşadığımız şey, gerçekten de felaket boyutlarında bir kopuş mu?
İnşa edenler ne diyor?
Belki de bu muhteşem yeni teknolojiyi inşa edenleri dinlemeliyiz. Geçen ay, Anthropic’te çalışan Jacob Coxon adlı genç bir mühendis, insan ırkını potansiyel olarak yok edebilecek bir proje üzerinde çalışmaya vicdanının el vermediğini söyleyerek işinden ayrıldı. Çalıştığı ortamı öyle bir anlattı ki, insanın aklına Manhattan Projesi’nin steroid basmış hâli geliyor. Ne var ki bu kez bilim insanlarını harekete geçiren başlıca etkenlerden biri kâr hırsı ve “hedefe ilk varan olma” yarışı.
Coxon’ın istifasının ardından yaşananlar insanı şaşkına çeviriyor. En büyük yapay zeka şirketlerinin CEO’ları, kendilerini ifşa eden bu ihbarcı hakkında konuşmak, onunla aynı fikirde olmak ya da ona itiraz etmek için birbirleriyle yarışa girdiler. Ekranlarımız, milyarder oligarkların kasvetli, mezar sessizliğini andıran ses tonlarıyla bize şu haberi verdiği videolarla dolup taştı: Kutsallaştırmak için uğraştıkları Makine Tanrı, insan uygarlığının sonunu getirebilirmiş, hem de azımsanmayacak bir olasılıkla.
Hele bir insan türü üzerinde egemenliklerini kursunlar, bu riski azaltmak için ellerinden geleni yapacaklarmış, yemin billah ettiler. Devletin kendilerine düzenleme getirmesi için çağrıda bulundular. Yardım çığlıkları, bir tür patolojiye işaret ediyordu. İşin içinde hafiften tuhaf, hatta biraz müstehcen bir hava vardı; sanki biri “Bağla beni! Çöz beni!” diye yalvarıyordu. Yoksa bütün bunlar, kapitalizmin doğasında mı var? Dizginlerinden boşanmış açgözlülük karşısında çaresiz miyiz?
Oligarklar, insanlığın yok oluşu senaryosuna gerçekten inanıyor gibiler, en azından dünyanın ücra köşelerinde su, yiyecek ve cephane stokladıkları sığınaklar inşa edecek kadar. Ama insanlığın yok oluşu, geri kalanımıza pazarladıkları şey değil. (Donald Trump ve teknoloji dünyasının liberteryenleri bunun açıkça bir aldatmaca olduğunu söylüyor.) Onların satış söyleminin özünü ilerleme, ihtişam ve insanlığın iyiliği oluşturuyor.
Palantir’in kurucularından Peter Thiel ise daha da ileri giderek eleştirmenleri ve kısıtlama talep edenleri “Deccal” diye niteledi; şeytanla iş tuttuklarını ileri sürdü. Böylece kendi şirketine ve amaçlarına, dolaylı yoldan da olsa, ilahi bir paye biçmiş oldu. Evet, hani insan ırkının hayatta kalması gerektiğine inanıp inanmadığı sorulduğunda, meşhur bir şekilde “Şeyyy…” diye cevap ver(emey)en, ardından kekeleyip geveleyen kişi var ya, işte o.
Yıkıcı tahribatı dile getirenler…
Bu ufak tefek gürültüler, en sonunda, teknoloji dünyasının içindekilere pekala tanıdık gelen fay hatları boyunca ayrışıp yatıştı: kıyamet tellalları, sonumuz daha hızlı gelsin diyen hızlandırmacılar, kuşkucular. Ne var ki yapay zeka sektörünün bugün yol açtığı gerçek ve yıkıcı tahribatı dile getiren başka sesler yükseldiğinde, bu sesler kasten duymazdan geliniyor, sohbet alanının dışına itiliyor.
İlginçtir, oligarklar Jacob Coxon’a, başka bazı ihbarcılara kıyasla çok daha anlayışlı yaklaşıyor gibiler. Bugün Signal Foundation’ın başkanı olan Meredith Whittaker içinse aynı dayanışmayı göstermediler. Whittaker, Google’ın ABD insansız hava araçlarında kullanılmak üzere makine görüşü teknolojisi geliştirmeye yönelik sözleşmesini açıkça eleştirdikten sonra, 2019’da şirketten istifa etmişti. Aradan yedi yıl geçti, yapay zeka sektörüyle silah sanayisi arasındaki bu iç içelik artık hepimizin gözü önünde. (Şubat ayında İran’ın güneyindeki Minab’da bir kız okuluna ABD tarafından düzenlenen, hedefin vurulmasının ardından ikinci bir saldırının da gerçekleştirildiği çifte saldırıyı hatırlayın: Aralarında 120 kız öğrencinin de bulunduğu 156 kişi öldürüldü. Kimse özür dilemedi, çünkü görünüşe bakılırsa bunu yapan da kimse yoktu. Makinenin planladığı cinayetlerde suçluluk duygusuna yer yok. İsrail’in Gazze’de Hamas mensuplarına yönelik suikast harekatında kullandığı Lavender, Gospel ve Where’s Daddy? adlı yapay zeka sistemleri için de aynı şey geçerli. İnsan hakları raporlarına göre, hedefleri tespit edip izleyen bu sistemlerde temel hedef birimi, kişinin ailesiyle birlikte yaşadığı evdi.)
Irkçı ve cinsiyetçi modeller…
Silikon Vadisi’nde üst düzey teknik bir görevde bulunan siyah kadınların sayısı zaten son derece azken, onlardan biri olan Timnit Gebru 2020’de, ortak yazarı olduğu bir araştırma makalesini geri çekmeyi reddettiği için Google’dan kovulduğunda da oligarklardan destek sesleri yükselmedi. Makale, büyük dil modellerini (LLM’leri) eğitmenin çevresel maliyetlerini (Google’ın modellerininki de dahil) ortaya koyuyor; bu modellerin, yutup bünyelerine kattıkları veri kümelerindeki beyaz üstünlükçülüğünü ve kadın düşmanlığını nasıl büyütüp yeniden ürettiklerini gösteriyordu. Gebru, modeller ölçek büyüttükçe ve denetlenmeleri zorlaştıkça bu patolojilerin daha da güçleneceği uyarısında bulundu. Bulguları, “Veri bataklıklarında nefretin ölçeklenme yasaları üzerine” başlıklı makalenin ortak yazarlarından bir diğeri, araştırmacı Abeba Birhane tarafından da desteklendi.
Peki, Whittaker’ın ve Gebru’nun dile getirdiği, hedefi ve sorumluyu açıkça gösteren bu özgül suçlamalar, oligarkları neden yapay zeka araştırmacılığından eleştirel bir sese dönüşen Geoffrey Hinton ya da Jacob Coxon gibi topyekûn yok oluşun habercilerinden daha fazla kaygılandırsın? Belki de sebep şudur: Hinton ile Coxon’ın uyarıları, görkemli bir havai fişek gösterisi gibi, ortalığa heyecan ve gerilim katıyor. Sonuçta oligarkların güç gösterisine hizmet ediyorlar. Şirketleri yakında halka açıldığında bu durum onların epey işine yarayacak. Şirketlerin piyasa değerleri, modellerinin ne ölçüde gelişmiş olduğuna (yapay zeka destekli silah sistemlerinde ise ne ölçüde ölümcül olduğuna) bağlı olacak.
Kim bu milyarderler?
Peki, insanlık üzerinde yaşamla ölüm arasındaki son sözü söyleme gücünü ellerinde tuttuklarını iddia eden bu milyarderler kim? Öyle görünüyor ki kendilerini çoktan insan ırkından, hatta evimiz dediğimiz bu gezegenden bile koparmışlar. Satir mi bunlar? Yarı insan, yarı makine mi? Gelin, onlara Kiklop yani tek gözlü devler diyelim. Yunan ve Roma mitolojisinde yaşayan, mağaralarda barınan o dev çobanlar. (Yirmi birinci yüzyılda mağaraları debdebe içinde, koyunlarıysa insan.)
Onları tek bir varlık olarak düşünün. Bir mutasyon. Kiklop’un tek bir kafası, alnının tam ortasında değil, merkezin epey sağında duran, solgun, gözünü kırpmayan tek bir gözü var. Bu göz, sıradan insanlara hastalıklı, küçümseyici bir bakış fırlatıyor; tıpkı maden arayıcılarının mineral zengini bir ormana, baraj inşaatçılarınınsa coşkuyla akan kudretli nehirlere bakışı gibi. Çıkarılacak, biriktirilecek, piyasaya sürülecek bir kaynak. Ormanın canı cehenneme. Nehrin canı cehenneme. İnsanın canı cehenneme.
Kiklop: Odilon Redon: Şekli bozulmuş polip kıyılarda yüzüyordu, bir nevi güler yüzlü ve çirkin bir Kiklop (1883) / National Gallery of Art, Kaynak: Equator Magazine
“Kiklop” faşizmi…
Ama yakın zamanda sinema perdelerinde gördüğümüz o sessiz, sakar Kiklop’un aksine, Kiklop burada boynundan çatallanıp birbirine giren birkaç ayrı gövdeye ayrılıyor. Bunlar sanki birbiriyle geçinemiyormuş izlenimi veriyor; ama İşler Kıyamet’e, daha doğrusu, Naomi Klein ile Astra Taylor’ın muhteşem yeni kitaplarının başlığından ödünç alırsak, Kıyamet Faşizmi’ne geldiğinde, pekala aynı safta buluşuyorlar.
Sektörü izleyen pek çok kişi, Kiklop’un bu yok oluş ayinini, giderek öfkelenen ve huzursuzlanan kamuoyuna yapay zeka şirketlerinin ABD ekonomisi, ülkenin güvenliği ve geleceği açısından ne denli merkezi, vazgeçilmez, yerinden edilemez ve geri döndürülemez olduğunu kabul ettirmek için sahnelenmiş bir gösteri olarak gördü.
Düzenleme talep etmek, sektörü devletin bünyesine aşılamaya; hükümetle bu şirketler arasındaki gün ışığının sızabileceği son aralığı bile kapatmaya yönelik bir girişim. Oligarkların umudu, bu düzenleyici kucaklaşmanın kendilerine ihtiyaç duydukları o sınırsız çeki verecek olması. Çünkü gereksindikleri ölçekte parayı, toprağı, suyu ve enerjiyi ancak devlet sağlayabilir. Lafı dolandırmayalım: Asıl istedikleri, kendi kendilerini denetlemek için devletten izin koparmak. Denetimi devretmeden meşruiyet kazanmak.
Ve Çin de devreye giriyor
Böylesine incelikli bir manevra, bir kabuki oyunu gibi sahnelenmeli. Giderek sabırsızlanan kamuoyunu ve Trump yönetimi kadar kolay yönlendirilemeyebilecek yeni hükümetleri korkutacak bir kötü adama, bir öcüye ihtiyaç var. Sahneye soldan Çin giriyor.
Yükselen Çin tehdidine karşı ABD’yi koruma iddiasıyla Kiklop, Amerikan hükümetine başka ülkelerin hayal bile edemeyeceği çeşitlilikte ölümcül, otonom silah sistemleri sunuyor. Bilimin henüz tanımadığı, laboratuvarda üretilmiş virüsler ve biyolojik silahlar geliştirme vaadi de cabası. Ülke içinde başına buyruk, denetim altına alınması zor toplulukları hizaya sokmak içinse ABD’ye ve dost hükümetlere öyle gözetleme ve yüz tanıma sistemleri vaat ediyor ki İsrail’in Pegasus casus yazılımı bile bunların yanında oyuncak kalacak. Karşılığında istediği şey, sermayenin önüne hiçbir engel çıkmaması ve devasa veri merkezleriyle süper bilgisayarlarını çalıştırabilmek için ihtiyaç duyduğu kadar toprağa, suya ve enerjiye sınırsızca erişebilmesi.
Doğrudan kendi ağzından konuşursak, söyledikleri aşağı yukarı şöyle: Bizi insanlığın aydınlanmasında öncü, sınır tanımayan bilginin yöneticisi ve dağıtıcısı olarak pazarlayacağız. Oysa gerçekte haritanın ta kendisi olacağız. Kendimizi ülkemize, onun ekonomisine, istihbarat ağına ve güvenlik aygıtına öyle sıkı bağlayacağız ki bizi kendinizden ayıramayacaksınız. Banka hesaplarımız hariç, tabii.
Karşılığında, Ay’ı ve uzayı kolonileştirme misyonumuzu tamamlayana kadar bizi denetliyormuş gibi yapabilirsiniz. Sınır yok, korku yok. Sonra da bize seve seve uzattığınız merdiveni tekmeleyip altımızdan çekeceğiz. Yerinizde başka birini bile koymamız gerekmeyecek. Siz zaten artık var olmayacaksınız. Halkınızı, şehirlerinizi, iletişim ağlarınızı, finans sistemlerinizi, mahkemelerinizi, ordunuzu ve polisinizi biz yöneteceğiz. Bunu biz yapmazsak Çin yapacak.
Düzenleme talep ediyorlar!
ABD merkezli büyük yapay zeka şirketlerinin devletten düzenleme talep etmesinin bir başka işlevi de küçük rakiplerin önünü kesmek. Böylece uluslararası yapay zeka anlaşmaları imzalandığında (ki imzalanmaları kaçınılmaz) masaya yalnızca onlar, yani “düzenlemeye tabi tutulmuş” o avuç dolusu şirket oturabilecek.
Şirketlerle devletlerin kaynaşması çoktan başladı. Yapay zeka bilimi yeni olabilir ama bu teknolojinin tepemize nasıl bindirildiği, sömürgeciliğin kendisi kadar eski. Hindistan’ın bir şirket tarafından sömürgeleştirilmiş bir geçmişi var. Evet, tıpkı bugün Amerika’nın yöneticilerinin yaptığı gibi, bizim ülkemizin egemen sınıfları da o şirketi içeri buyur etmişti. Doğu Hindistan Şirketi sonunda Britanya Kraliyeti’nin denetimine geçti. Bugünse, elbette, işler tersine dönüyor. Hindistan’ın altyapısının büyük bölümü iki şirketler topluluğunun, Adani Group ile Reliance Group’un elinde. Her ikisi de yapay zeka okyanusuna dalmaya hazırlanıyor.
Cehenneme kestirmeden götürmek…
Kiklop, şimdi de ABD devletinin yönetimini devralmaya hazırlanıyor. Palantir’in CEO’su Alex Karp şöyle diyor: “Bence Palantir, Amerika ve dünya için başlıca risk, kurumlarımızı yozlaştırıp içten içe çürüten gerici bir düşünce tarzıdır.”
Palantir’in piyasa değerinin hak ettiğinden yüksek olduğunu öne süren analistlere sinirlenmişti. (Yani, bir tanrıya nasıl olur da “değer biçmeye” kalkışabilirsiniz?) Ardından, kendine özgü o havalı, zengin adam mizahıyla lafa devam etti: “Bize kazık atmaya kalkışan analistlerin üzerine, hafifçe fentanil katılmış idrar püskürten bir dron gönderme fikrine bayılıyorum.”
Sam Altman’ın (şimdilerde OpenAI’nin başındaki ismin) şu sözleri de meşhurdur. Yapay zekanın insanlığı cehenneme kestirmeden götürüyor olabileceğini kabul ettikten hemen sonra şöyle der: “… ama bu arada makine öğrenimi sayesinde muazzam şirketler kurulacak.”
Bir de Marc Andreessen var. Hızlandırmacılığın dibine vurmuş, Trump’la son derece uyumlu, belli ki zekası da kendisi gibi sınıf atlamış bir isim. Bakın o ne diyor: “Teknoloji, bilinmeyenin güçlerine karşı şiddetli bir saldırı olmalı; onları insanın önünde diz çökmeye zorlamalı… Biz kurban değiliz; fatihiz.”
DEVAM EDECEK…