JustPaste.it

‘Kürt statüsünün tanınması hem halkların hem devletlerin lehine olacak’

HDP Eş Genel Başkanı Kırkazak: “Sayın Öcalan’ın önerdiği gibi, demokratik entegrasyon yöntemiyle Kürtlerin kolektif haklarının tanınması ve Kürtlerin hukuk içine alınarak Kürt statüsünün kabul edilmesi hem halkların hem de devletlerin lehine olacaktır."

 

 

  • ANF
  • İSTANBUL
  • Perşembe, 5 Şubat 2026, 00:01

Türk devleti destekli geçici Suriye hükümetine bağlı HTŞ’lilerin Rojava’ya yönelik kuşatması devam ederken, Kürtler direnişlerinin sonucunda büyük bir soykırım saldırısından kurtularak yeni bir uluslararası komployu boşa çıkardı.

Geçici Suriye hükümetine bağlı HTŞ’li çetelerin 6 Ocak’ta başlattığı saldırıların ardından, özellikle Türkiye’de hem devlet hem de birçok kesim tarafından QSD ve Kürtler ısrarla yenilgiyle itham edilerek hedef tahtasına konuldu. Bu süreçte, saldırıların asıl failleri konumunda olanlara yönelik eleştiri ve tepki gelmezken, ısrarla Kürtlerin yenildiği algısının yaratılması tartışma konusu oldu.

HDP Eş Genel Başkanı Cahit Kırkazak, Rojava’ya yönelik saldırıları ve saldırılar döneminde Türkiye’de yaşanan gelişmeleri ANF’ye değerlendirdi.

‘KÜRTLER ROJAVA’DA DİRENİŞ İLE KATLİAMI DURDURDU’

Bölge devletleri ve uluslararası güçlerin Kürtleri yok sayarak Ortadoğu’yu yeniden şekillendirmeye çalıştığını belirten Kırkazak, Kürtlerin saldırılara karşı kendi topraklarını koruduklarını dile getirerek şunları söyledi: “Rojava’da son üç haftadır, bölge devletleri ve uluslararası güçlerin Kürtleri yok sayarak Ortadoğu’da kurulmaya çalışılan yeni statükoyu ele geçirme çabalarına ve buna karşı Kürt direnişinin buna engel oluşuna tanıklık ettik. Ortadoğu’da yeni statüko olma iddiasında olan İsrail ve Türkiye’nin Suriye üzerinde belirleyici olma çabaları, özellikle Türkiye’nin Rojava’da Kürt karşıtı tutumu nedeniyle İsrail’in 6 Ocak’ta Paris Anlaşması ile Şam’a yerleşmesinin önünü açtı.

İsrail ve Türkiye’nin Şam üzerindeki iddialarında İsrail, Suriye topraklarında komşu konumundaki Dürzilerle iyi ilişkiler geliştirirken; Türkiye ise Suriye’de komşusu olan Kürtleri tanımayan, dışlayan ve hatta Kürtlerin 4 Ocak’ta Suriye geçici yönetimiyle yaptığı anlaşmayı boşa çıkarmak için 6 Ocak’ta Paris Anlaşması ile hem Şam’ı İsrail’e teslim etti hem de Kürtlere yönelik ciddi bir katliamın kapısını açtı. Ancak Kürtler, Rojava’da ve bulundukları tüm alanlardaki direnişleriyle bu katliamı durdurdu. Tehlike elbette bitmiş değil.

Üç haftanın sonunda Kürtler kendi topraklarını korudu ve ABD ile Fransa’nın hakemliği/garantörlüğü altında siyasal özne olarak Suriye ile demokratik entegrasyon sürecini başlattı. Suriye, Kürtlerle anlaşarak pozisyonunu güçlendirdi; İsrail ise Şam yönetimiyle hem güvenlik hem de istihbarat anlaşması yaparak sınırlarının güvenliğini sağladı ve Ortadoğu’nun yeni statükosu olma iddiasında önemli bir eşiği aştı. ABD ve AB, Colani üzerinden Ortadoğu’da sahneleyecekleri senaryonun bir adımını daha uyguladı.

Geriye kalan tek kaybeden ise Türkiye oldu. Hem dünyanın şahitliğinde Türkiye’nin Kürt karşıtı pozisyonu bir kez daha deşifre oldu hem Kürtlerin zihin ve duygu dünyasında Türkiye’ye karşı duygusal kopuş yaşandı hem de Ortadoğu’nun statükosu olma konusunda İsrail’e karşı önemli fırsatları kaçırdı ve üstünlüğü İsrail’e kaptırdı.”

‘KÜRTLER HİÇBİR ZAMAN ÖZGÜRLÜK MÜCADELESİNDEN VAZGEÇMEDİ’

Rojava’da son yapılan anlaşmaya ilişkin söylenenlerin aksine, Kürt iradesinin kırılamayacağının ortaya çıktığını vurgulayan Kırkazak, sözlerini şöyle sürdürdü: “Rojava özelinde bu anlaşma, öncelikle Kürt karşıtı bütün güçler ortak hareket etseler de Kürtlerin özgürlük iradesinin kırılamayacağının kabulü anlamına gelmektedir. 20. yüzyılda Kürtlerin topraklarının bölge devletleri arasında paylaşılmasıyla birlikte Türkiye, Suriye, İran ve Irak tarafından Kürtlere karşı; Şêx Said’den Ağrı’ya, Dersim’den Mahabad’a, Halepçe’den Kobanê’ye kadar defalarca fiziksel ve kültürel soykırım girişimleri oldu. Toplu katliamlar yapıldı; ama Kürtler hiçbir zaman özgürlük ve eşitlik mücadelelerinden vazgeçmedi.

Kürt karşıtı ittifakı oluşturan bölge devletleri, 2003’te Başur’da başlayan Kürtlerin özgürlük mücadelesine yönelik güvenlik yaklaşımından siyasal çözüme geçiş adımlarını Bakur’da Barış ve Demokratik Toplum Süreci ile sürdürürken; Rojava’daki 30 Ocak anlaşması, Rojava Kürtlerinin özgürlük mücadelesine yaklaşımda paradigmasal bir değişim olarak okunabilir.

Artık Şam yönetimi, Rojava Kürtleri’nin özgürlük mücadelesini güvenlik ve şiddet politikalarıyla bastırmak yerine, diyalog ve siyasi yaklaşımla çözmeyi kabul etmiştir. Üstelik bu kabul, Türkiye’nin aleyhte yaklaşımlarına rağmen gerçekleştirilmiştir. Bu durum hem bölgenin güvenliği hem de Kürtlerin özgürlüğü için önemli bir adım ve kazanım olarak görülmelidir.

Bundan sonraki süreçte Şam yönetimi, 30 Ocak anlaşmasına demokratik temelde yaklaşmalı ve taahhütlerini yerine getirmelidir. Ayrıca anlaşmada garantör rolü bulunan ABD ve Fransa da sorumluluklarını yerine getirmeli ve 30 Ocak anlaşmasının demokratik temelde pratiğe geçirilmesi için gerekli adımları atmalıdır. Şüphesiz, bu anlaşmanın somut olarak hayata geçebilmesi için mutabakatın ruhuna uygun bir şekilde anayasal ve yasal güvencelere kavuşturulması kaçınılmazdır.”

‘KÜRTLER SAYIN ÖCALAN’IN ÖNERDİĞİ ENTEGRASYON ZEMİNİNİ İNŞA ETMELİLER’

Suriye’de yaşanan anlaşma ve entegrasyon sürecinin Türkiye’de oluşacak yansımalarına da değinen Kırkazak, Türkiye’ye etkileri konusunda şunları söyledi: “Bu anlaşmanın Türkiye’ye hem siyasal hem de sosyolojik yansımaları mutlaka olacaktır. Anlaşmanın siyasal yansıması kaçınılmazdır. Ortadoğu’daki gelişmelere bakıldığında, bölgenin yeniden siyasal dizayna ihtiyaç duyduğu açıktır. Bu yeni dizaynda Kürtler mutlaka bir statü sahibi olacaktır. Bu statünün siyasal biçimi, bölge devletlerinin yaklaşımına göre belirlenecektir. Bölge devletleri yüzyıllık inkar ve tekçi politikalarından vazgeçer, Kürtlerin kolektif haklarını kabul eden ve Kürtleri hukuk içine alan demokratik bir toplumsal sözleşmeye yanaşırlarsa; Kürtler, Sayın Öcalan’ın Ortadoğu için önerdiği demokratik toplum ekseninde bulundukları ülkelere demokratik entegrasyon zemininde statülerini inşa ederler.

Ancak bölge devletleri ve özellikle Türkiye, inkar ve tekçi politikalarına devam ederse, Öcalan’ın defalarca dile getirdiği ve en son MHP Genel Başkanı Bahçeli’nin de ifade ettiği gibi, bölgenin yeni dizaynından Türkiye de payını alacak ve İran’dan sonra sıra Türkiye’ye gelecektir.

Ortadoğu’nun yeni siyasal dizaynının, Öcalan’ın önerdiği gibi demokratik entegrasyon yöntemiyle Kürtlerin kolektif haklarının tanınması ve Kürtlerin hukuk içine alınarak Kürt statüsünün kabul edilmesi hem halkların hem de devletlerin lehine olacaktır. Eğer Ortadoğu’nun yeni statükosu savaşlar ve siyasal dizayn yoluyla sağlanırsa, bu halkların aleyhine olacak ve hiçbir bölge devleti şu anki haliyle kalamayacaktır.

Ama net olan şudur: Kürtler yeni yüzyılda mutlaka kolektif bir statü sahibi olacaktır. Kürtler çaresiz de değildir, alternatifsiz de.

Sosyolojik yansıma, Kürt halkı açısından da kaçınılmazdır. Türkiye Cumhuriyeti devleti, kurulduğu tarihten bu yana Kürtlerin özellikle kolektif kazanımlarına yönelik tahammülsüzlük sergilemiş ve bu kazanımları bastırma tutumu içinde olmuştur. Türkiye’nin bu tutumu, Kürt halkının kolektif hafızasında ‘Uzayda da Kürdün bir kazanımı olursa Türkiye karşı çıkacak’ kanaatiyle ifade edilmektedir.

Üstelik Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu iradesinin, cumhuriyetin kuruluş sürecinde Kürtlere verilen sözlerin aksine uygulamalarda bulunması, Kürtler tarafından tarihsel bir hafıza olarak dile getirilen ‘bextê Romê tine’ tespitiyle birlikte devlet iradesine karşı ciddi bir güven sorunu yaratmıştır. Rojava’da Türkiye yetkililerinin Kürt karşıtı tutum ve söylemleri, Kürtlerdeki bu iki duyguyu daha da pekiştirmiştir.

Özellikle 4 Ocak görüşmelerinin boşa çıkarılması, 6 Ocak’tan itibaren HTŞ güçlerinin Kürtlere yönelik saldırılarının siyaseten ve lojistik olarak desteklenmesi, iktidara ve devlet idaresine yakın medyanın Kürtlere yönelik saldırıların işlenme biçimi, Kürtlerin duygu dünyasındaki kırılmaları daha da derinleştirmiştir. Bu yanıyla Rojava saldırılarının Türkiye’ye sosyolojik yansıması, geleceğin inşasında mutlaka etkili olacaktır.”

‘KÜRTLER SURİYE’DE YILLARDIR ÖZGÜRLÜK MÜCADELESİ YÜRÜTTÜ’

Suriye’de geçici hükümetin Kürtlerin varlığını kabul etmesi ve haklarını tanıması konusuna da değinen Kırkazak, Kürtlerin Suriye’de verdikleri demokrasi ve özgürlük mücadelesinin tarihsel olduğuna dikkat çekerek şöyle devam etti:

“Suriye’nin Kürtleri tanımadığı, Kürtleri vatandaş olarak kabul etmediği yönündeki değerlendirme eksik bir değerlendirmedir. Kürtlerin, bulundukları her ülkede olduğu gibi Suriye’de de demokrasi ve özgürlük mücadelesi tarihseldir. Kürtler, Lozan’da dörde bölündükten sonra Suriye’nin tekçi politikalarına karşı hem siyasal hem de kültürel mücadelelerini sürdürdü.

Özellikle 1936’da Cezire bölgesinde, bölgenin bileşenleri olan Ermeniler ve Süryanilerle birlikte özerklik talebinde bulundular; 1937’de direnişe geçtiler ancak istenilen sonuca varamadılar. Kürtlerin Suriye’deki demokrasi mücadelesi, 1957’de Suriye Kürdistan Demokrasi Partisi ile devam etti. Ancak 1962 seçimlerinde Baas rejimi tarafından Haseke bölgesinde, Irak ve Türkiye’deki baskılardan Rojava bölgesine geçen 120 bin Kürt vatandaşlıktan çıkarıldı. Bu bağlamda Rojava’daki mücadeleyi, Kürtlerin özgürlük, demokrasi ve kolektif hak mücadelesi olarak görmek gerekir. 30 Ocak anlaşması ise Suriye yönetiminin Kürtlerin özgürlük ve demokrasi mücadelesine yaklaşımı açısından yeni bir paradigmadır. Bu paradigma, güvenlikçi yöntemler yerine siyasal ve diyalog temelli yöntemin seçilmesidir.

Kürtler açısından her şey tamamlanmış değildir. Lakin, yukarıda da ifade ettiğim gibi, Kürtlerin bölge bileşenleriyle 1936’daki özerklik talebi sürecine Suriye devletinin çeşitli vaatlerde bulunmasına rağmen daha sonra bu ittifakı içeriden dağıtarak vaatlerin hiçbirini yerine getirmemesi gibi bir risk, bu dönem için de geçerlidir. Bu riskin emarelerini hem Suriye devletinin tarihsel uygulamalarından hem de Colani’nin 14 aylık sicilinden ve sözleşmelerin gereğini yerine getirmemesinden görüyoruz.

Türkiye devleti, Ortadoğu’nun yeni siyasal dizayn sürecinde açıkça şunu görmektedir: Bu sürecin gerekleri yerine getirilmezse, tıpkı Irak ve Suriye’nin maruz kaldığı, İran’da ise şu anda yaşanan süreçlere benzer biçimde sonuçlarla karşı karşıya kalacaktır. Mevcut Barış ve Demokratik Toplum Süreci’ni başlatmalarının nedeninin de Ortadoğu’daki gelişmeler olduğunu açıkça ifade etmektedirler. Türkiye’yi bu tür süreçlere maruz kalmaktan kurtaracak olan şey; Kürtlerin kolektif haklarının tanınması, Kürtlerin hukuk içinde statü sahibi olmasının güvenceye alınması ve bu kapsamda Öcalan’ın önerdiği demokratik entegrasyon sürecinin geciktirilmeden ve hilelere başvurulmadan uygulanmasıdır. Türkiye devleti, hilelere başvurmaksızın işleteceği demokratik entegrasyon sürecinde başarılı olursa hem bölge devletlerinin maruz kaldığı süreçleri yaşamaktan kurtulur hem de ülkenin ve bölgenin demokrasisine ve güvenliğine önemli katkılar sağlar.”

‘KÜRT KARŞITI İTTİFAK, ÇIKARLAR ÜZERİNDEN BİR ARAYA GELDİ’

Kürt karşıtı ittifakın çıkarlar temelinde bir araya geldiğini vurgulayan Cahit Kırkazak, Ortadoğu gibi bir bölgede çıkarlar üzerinden farklı düşüncelere sahip grup ve kişilerin Kürt karşıtlığı konusunda ortaklaştığına dikkat çekerek sözlerini şöyle sürdürdü: “Devletler, dış politikalarında ‘devletlerin ahlakı yoktur, devletlerin çıkarı vardır’ pragmatizmiyle hareket ederler. Kürt karşıtı ittifaka baktığımızda da bölge devletlerinin ahlakı olmadığı gibi, Kürt karşıtlığında çıkarları ortaklaştırarak hareket ettiklerini görmekteyiz. Bir taraftan laik, Sünni ve Türkçü Türkiye; diğer taraftan seküler Arap milliyetçisi Baas rejimleri (Irak ve Suriye); bir yanda da İslam Cumhuriyeti Şii İran gibi dört benzemez devletin Ortadoğu üzerinde farklı hesap, çıkar ve iddiaları olsa da yüz yıldır Kürt karşıtlığında ortaklaştıklarını görüyoruz.

Devletlerin ahlakının olmaması anlaşılabilir belki, ama demokratik kurum ve örgütlerin, demokratik inanç kesimlerinin ve sol hareketlerin ahlakının bu süreçte sınıfta kalması da çok üzücüdür. Kürt karşıtı devletlerin yönetimlerinin tutumları Kürtler açısından sürpriz olmasa da ciddi kızgınlık ve öfkeye neden oldu. Ancak demokratik örgütlerin, demokratik inanç kesimlerinin ve bazı sol hareketlerin tutumları Kürtler’de büyük hayal kırıklığına neden oldu. Bu durum, Kürtlerde hem hayal kırıklığı hem de yalnızlık duygusuna yol açsa da kısa sürede kenetlenmeye de vesile oldu. Bu da son dönemde hızlanan Kürt birliğinin pratikleşmesine yol açtı.

Ancak muhalif olarak görünen kesimlerin Kürt karşıtlığı, tersine bir tehlikeye de yol açmaktadır. Bugün bazı kesimlerin -ki bu kesimler belli odaklar tarafından milliyetçi duygularla manipüle edilmektedir- halkların birlikte yaşama kararlılığına ve halkların kardeşliği iradesine yönelik tutum ve söylemleri ne Kürtlerin ne de halkların yararınadır. Bu söylemlerle halkı manipüle edenlerin asıl amacı, halkları birbirine karşı kutuplaştırmak ve tekçi rejimlere yeni fırsatlar sunmaktır; bunu görmek gerekir.”