JustPaste.it
0ab9ceb0bba400a4d5e2695619b8faa8.jpg

Dr. Zhang Weiwei/foto:AFP

Savaş, dünya düzeni ve “Medeniyet Devletleri”

Dosya Haberleri —

19 Nisan 2026 Pazar - 19:40

Çinli siyaset kuramcısı Dr. Zhang Weiwei: ABD-İran çatışması küresel güç dengelerinde bir kırılma anı 

 

  • Rakibin hata yapıyorsa, onu durdurmaya çalışma. Bu yaklaşımı ticaret savaşına, teknoloji alanındaki gerilimlere ve askerî müdahalelere uyguladığında, Çin’in genel tutumu da daha anlaşılır hale geliyor. Bu seçici bir müdahalesizlik stratejisi.
  • Weiwei, Çin’in 140’tan fazla ülkenin en büyük ticaret ortağı hâline gelmesi ve Kuşak ve Yol Girişimi gibi yaklaşık 150 ülkeye yayılan projeler, çok kutupluluğun aslında dünya ekonomisinin içine çoktan yerleştiğinin göstergesi olarak sunuyor. 

7ed75a4ccf79bbcfef0e2bd6ab1d3b09.png

Derleme ve çeviri: Yeni Özgür Politika

 

Çinli siyaset kuramcısı Dr. Zhang Weiwei ile yapılan uzun söyleşi, Çin’deki belirli entelektüel çevrelerin ABD-İran savaşını nasıl anlamlandırdığını ortaya koyuyor. Bu savaş, Weiwei’e göre dar anlamda bir bölgesel kriz değil; küresel düzenin dönüşümünde kritik bir eşik. Daha en başta, tartışmayı “Çin bu işin neresinde?” sorusu etrafında kurmayı reddediyor. Bunun yerine çatışmayı, ABD öncülüğünde yürütülen bir saldırganlık biçimi, uluslararası normların ihlali ve aynı zamanda Washington açısından stratejik bir hata olarak yeniden tanımlıyor. Bu hatanın, Amerikan gücünün aşınmasını hızlandırırken Çin’i istikrar sağlayan bir aktör olarak öne çıkardığını savunuyor. Ortaya koyduğu çerçeve, basit bir analizden ziyade; meşruiyet, yönetişim ve küresel düzenin geleceğine dair bütünlüklü bir anlatı. 

 

Çatışmayı yeniden tanımlamak 

Weiwei söze, meselenin çerçevesini kökten değiştirerek giriyor. Ona göre ortada çok taraflı, karmaşık bir savaş yok; inisiyatif açık biçimde ABD ve İsrail’de. Birleşmiş Milletler Şartı’na yaptığı vurgu ile çatışmayı hukuki açıdan tartışmalı, hatta gayrimeşru bir zemine yerleştiriyor. Bu sayede Çin’i de denklemin dışında duran, ilkesel davranan ve gelişmelere tepki veren bir aktör olarak konumlandırıyor. Böylece tartışma jeopolitik rekabetten çıkıp hukuk ve meşruiyet eksenine kayıyor; Çin ise hem ahlaki üstünlük iddiası kuruyor hem de doğrudan çatışmanın parçası olmaktan uzak duruyor. 

 

Bu yaklaşım, söyleşi boyunca tekrar eden daha geniş bir karşıtlığa bağlanıyor: Bir yanda ticaretle, ekonomik bağlarla ve istikrar arayışıyla hareket eden Çin; diğer yanda askerî güç kullanımına yaslanan ve düzen bozucu bir rol oynayan ABD. Çin’in ekonomik ilişkileri, arabuluculuk girişimleri ve kalkınma projeleri, bu anlatıda meşruiyetin temel dayanakları olarak sunuluyor. Bu da doğal olarak Kuşak ve Yol gibi girişimlerle özdeşleşen söylemleri hatırlatıyor. 

 

Stratejik aşırı yayılma ve sınırları 

Hürmüz Boğazı tartışmasına geldiğinde Weiwei daha temkinli bir tablo çiziyor. Kısa vadede büyük bir kesinti beklemediğini söylüyor. Çin’in enerji tedarikini çeşitlendirmiş olması burada kilit unsur: İran’dan gelen petrolün toplam içindeki payının %5–10 civarında olduğunu, ayrıca demiryolu gibi alternatif hatların devreye girebileceğini hatırlatıyor. Asıl kırılganlık ise askerî müdahaleden ziyade sigorta maliyetleri ve risk fiyatlaması üzerinden ortaya çıkıyor. Bu vurgu, meseleyi askerî güçten çok ekonomik sistemlerin işleyişine kaydırıyor.

 

Bu çerçevede abluka, beklenenin aksine stratejik bir başarı değil, tersine bir geri tepmeye dönüşüyor. Küresel enflasyonu körüklüyor, ABD ekonomisine zarar veriyor ve ortada net bir kazanım yokken belirsizliği büyütüyor. Weiwei bunu oldukça net bir ifadeyle özetliyor: İlk bakışta taktik bir kazanç gibi görünen şey, aslında stratejik bir fiyasko.

 

Weiwei’e göre ABD daha derin bir sorunla karşı karşıya: aşırı yayılma. Askerî müdahalelerden kesin sonuç alamayan, diplomatik olarak giderek yalnızlaşan ve meşruiyetini kaybeden bir güç tablosu çiziyor. Netanyahu ve Trump gibi isimlere yapılan göndermeler, karar alma süreçlerinin niteliğini sorgulamak için kullanılıyor. Hatta Sovyetler Birliği’nin çözülmesinde rol oynayan Gorbaçov’a yapılan benzetmeyle, Trump’ın da istemeden benzer bir süreci ABD için tetikleyebileceği ima ediliyor. Bu, sıradan bir eleştirinin ötesinde, kapsamlı bir “gerileme anlatısı”: ABD’nin rasyonel ve tutarlı strateji üretme kapasitesini yapısal olarak yitirdiği iddiası.

 

Weiwei bu tabloyu somut bir örnekle güçlendiriyor: Afganistan Savaşı. Harcanan 2,3 trilyon dolara rağmen kalıcı bir başarı elde edilememesi ve bu süreçten anlamlı dersler çıkarılamaması, onun için sistemsel bir başarısızlığın kanıtı.

 

180ad612979e703f8315f8ba6664cb11.jpg Çin ve Rusya buluşma /foto:AFP

 

Stratejik bir ilke: Rakip hata yapıyorsa araya girme 

Söyleşide Weiwei temel bir stratejik ilkeyi dikkat çekiyor: Rakibin hata yapıyorsa, onu durdurmaya çalışma. Bu yaklaşımı ticaret savaşına, teknoloji alanındaki gerilimlere (örneğin Huawei’ye yönelik kısıtlamalar) ve askerî müdahalelere uyguladığında, Çin’in genel tutumu da daha anlaşılır hale geliyor. Weiwei’e göre bu pasiflik değil; seçici bir müdahalesizlik stratejisi. Yani Çin, ABD’nin aşırı hamleler yapmasına izin vererek kendi kendini zayıflatmasını izliyor. Bu yüzden sıkça dile getirilen “Çin hiçbir şey yapmadan kazanıyor” yorumuna da itiraz ediyor: Çin aslında içeride yoğun bir faaliyet yürütüyor, sadece dışarıda maliyetli maceralara girmemeyi tercih ediyor. 

 

Kader olarak çok kutupluluk 

Weiwei’ın argümanının merkezinde, bu çatışmanın tek kutuplu bir dünyadan çok kutuplu bir düzene geçişin işareti olduğu iddiası yer alıyor. Ona göre ABD artık eskisi gibi müttefiklerini seferber edemiyor; buna karşılık Küresel Güney’in önemli bir bölümü zaten Çin’e yönelmiş durumda. Bu değişimi geçici bir durum olarak değil, tarihsel bir zorunluluk olarak sunuyor: ekonomik gerçekliklerin desteklediği kaçınılmaz bir eğilim.

 

Bu noktada, genişleyerek 11 üyeye ulaşan BRICS gibi oluşumların artan ağırlığına dikkat çekiyor ve bu blokların satın alma gücü paritesine göre toplam ekonomik büyüklüğünü G7 ile karşılaştırıyor. Weiwei’a göre çok kutupluluk zaten maddi olarak ortaya çıkmış durumda; eksik olan şey, buna uygun kurumların ve normların zamanla şekillenmesi.

 

İttifaklar değil, medeniyetler 

Weiwei’ın yaklaşımının ikinci katmanı “medeniyet devleti” kavramı etrafında kuruluyor. Çin ve İran gibi ülkeler, uzun tarihsel sürekliliklere sahip yapılar olarak tasvir ediliyor: Çin özelinde yaklaşık 5.000 yıllık bir devamlılıktan söz ediliyor. Bu tür devletlerin krizleri absorbe edebildiği ve uzun vadeli stratejik sabır gösterebildiği savunuluyor. Buna karşılık ABD, örtük biçimde daha genç, daha tepkisel ve denge kurmakta zorlanan bir güç olarak resmediliyor. İran ise bu çerçevede, defalarca ağır krizler yaşamış ama her seferinde ayakta kalmayı başarmış, kriz yönetimi konusunda kurumsal hafızaya sahip bir aktör olarak öne çıkıyor. Bu yüzden de ABD’nin hızlı rejim değişikliği beklentilerinin sürekli boşa çıktığı ileri sürülüyor.

 

Bu bakış açısı, ittifak kavramını da yeniden tanımlıyor. Weiwei, Çin-İran-Rusya ekseni gibi katı bloklaşma fikirlerini reddediyor; bunun yerine ideolojiden ziyade çıkar temelli, esnek ortaklıklardan söz ediyor. İran’ın uzun süredir benimsediği “Ne Doğu ne Batı” sloganını da bu stratejik özerkliğin göstergesi olarak yorumluyor. Bununla birlikte ABD baskısının, istemeden de olsa bu aktörleri birbirine yaklaştırdığını ve resmî bir ittifak olmasa bile fiilî bir hizalanma yarattığını kabul ediyor.

 

2021’de imzalanan ve ekonomik işbirliği, teknoloji ve güvenlik koordinasyonunu kapsayan 25 yıllık kapsamlı Çin-İran anlaşması gibi kurumsal bağlar, Weiwei tarafından öngörülebilirlik ve sözleşmeye dayalı davranışın göstergesi olarak sunuluyor.

 

Toplumsal meşruiyet ve değişen algılar 

Weiwei, kamuoyu konusunda da dikkat çekici bir iddia ortaya atıyor: İran’ın itibarı, Körfez ülkeleri dahil Ortadoğu halkları arasında giderek yükseliyor (her ne kadar bu durum elitler için geçerli olmasa da). Bunu özellikle Filistin meselesi bağlamında ABD ve İsrail politikalarına duyulan tepkiyle açıklıyor. Bu tespitin doğruluğu tartışmalı olsa da, daha geniş bir anlatıya işaret ediyor: meşruiyetin giderek hükümetlerden toplumlara kaydığı ve bu kaymanın ABD karşıtı aktörlerin lehine işlediği fikri. 

 

Jeopolitik araç olarak ekonomik kalkınma 

Weiwei’nin dünya görüşünde ekonominin merkezî bir rolü var. Ona göre güç, yalnızca finansal araçlardan değil; üretimden, altyapıdan ve ticaretten beslenir. Çin’in 140’tan fazla ülkenin en büyük ticaret ortağı hâline gelmesi ve Kuşak ve Yol Girişimi gibi yaklaşık 150 ülkeye yayılan projeler, çok kutupluluğun aslında dünya ekonomisinin içine çoktan yerleştiğinin göstergesi olarak sunuluyor.

 

Bu yaklaşım enerji alanına da uzanıyor. Weiwei, tarihsel hegemonya dönemlerini baskın enerji kaynaklarıyla ilişkilendiriyor: İngiliz İmparatorluğu için kömür, ABD için petrol ve petrodolar sistemi. Ona göre yenilenebilir enerjiye geçiş, kaynakların coğrafi olarak daha yaygın hâle gelmesi sayesinde gücü merkezî yapılardan uzaklaştırabilir ve enerji üzerinden yürüyen jeopolitik rekabeti azaltabilir. Hatta bunu Ortadoğu’daki su kıtlığına kadar bağlayarak, yenilenebilir enerjiyle çalışan tuzdan arındırma teknolojilerinin istikrar için bir çıkış yolu olabileceğini öne sürüyor.

 

İki rakip dünya düzeni 

Weiwei, iki farklı model arasındaki farkı oldukça keskin çizgilerle ortaya koyuyor. Bir tarafta ABD’nin “böl ve yönet” yaklaşımı, dost-düşman ayrımı ve güvenliği üstünlük kurarak sağlama anlayışı var. Diğer tarafta ise Çin’in “herkes ya dosttur ya potansiyel dosttur” yaklaşımı, birlikte büyüme fikri ve kalkınmayı merkeze alan öncelikleri yer alıyor.

 

Bu çerçevede, Çin’in İran ile Suudi Arabistan arasında yürüttüğü arabuluculuk, kısa vadeli baskı politikalarına karşı uzun vadeli bölgesel entegrasyona dayanan daha “üstün” bir düzen kurma anlayışının kanıtı olarak gösteriliyor.

 

Yönetişim ve demokrasinin anlamı 

Weiwei’ın argümanının son katmanı, jeopolitikten siyaset teorisine uzanıyor. Batı’nın liberal demokrasisinin seçim, rekabet ve kurumsal yapı gibi süreçlere yaptığı vurguyu sorguluyor ve odağı sonuçlara kaydırıyor. Bu bakışa göre demokrasi, ancak maddi refah, istikrar ve etkili yönetim üretebildiği ölçüde anlamlı olabilir.

 

Bu noktada iki düzeyli bir ayrım yapıyor: bir yanda prosedürel demokrasi (seçimler ve oy verme mekanizmaları), diğer yanda ise sonuç odaklı, yani “özsel” demokrasi (halkın hayatında somut iyileşmeler). Bu ayrım, Batı sistemlerine yönelik daha geniş bir eleştiriye dönüşüyor: biçimsel olarak demokratik olsalar bile, kötü yönetişim riski taşıdıkları iddia ediliyor.

 

Buna karşılık Çin modeli - Çin Komünist Partisi etrafında şekillenen yapı - liyakat temelli olarak sunuluyor. Liderlerin genellikle uzun yıllara yayılan idari deneyimlerden geçtiği, büyük nüfusları yönettiği ve performanslarına göre değerlendirildiği vurgulanıyor. Weiwei’e göre bu durum, seçim sistemleri içinde daha az deneyimli isimlerin yükselebildiği Batı’ya kıyasla daha yüksek bir yetkinlik eşiği anlamına geliyor.

 

Uzun vadeli planlama da bu modelin önemli bir avantajı olarak öne çıkıyor. Beş yıllık planlar katı hedeflerden ziyade stratejik çerçeveler olarak görülüyor; politika sürekliliği ve kademeli uyarlamalar sayesinde sanayi politikalarından enerji güvenliğine kadar pek çok alanda onlarca yıla yayılan stratejiler uygulanabiliyor. Bu bakışta siyasi istikrar, uzun vadeli hedefleri hayata geçirebilmenin temel şartı olarak görülüyor.

 

Doların çözülüşü ve finansallaşma eleştirisi 

Küresel finans meselesine geçtiğinde Weiwei, jeopolitik ile para düzeni arasında doğrudan bir bağ kuruyor. Rusya’ya yönelik yaptırımların - özellikle de SWIFT sisteminden dışlanmasının - dolar merkezli düzenden uzaklaşma eğilimini hızlandırdığını ve alternatif ödeme sistemlerine yönelimi tetiklediğini savunuyor. Ona göre Rusya-Ukrayna savaşı bu açıdan bir dönüm noktası: ABD, doları artık bir araçtan ziyade bir silah gibi kullanılıyor ve bu da ona duyulan güveni zedeliyor.

 

Weiwei, zaman içinde petrol ticaretinin dolar üzerinden yürüdüğü sistemden, Çin para birimiyle yapılan işlemlere doğru kademeli bir kayış öngörüyor ve bir tür “petroyuan” ihtimalinden söz ediyor. Bunu da çarpıcı bir karşıtlıkla anlatıyor: Batı’nın “önce para” yaklaşımına karşılık, Çin’in “mal + para” modeli. Ona göre asıl güç, finansal araçlarda değil; üretimde ve somut mallar üzerindeki kontrolde yatıyor.

 

Modernitenin rakip bir yorumu 

Tüm bu argümanlar bir araya geldiğinde, Weiwei’ın ortaya koyduğu çerçeve yalnızca Çin’i savunan bir anlatı olmaktan çıkıyor. Daha geniş, tutarlı bir dünya düzeni okumasına dönüşüyor. Bu yaklaşımda meşruiyet, prosedürlerden ziyade performansla ölçülüyor. Güç, finansal hâkimiyetten çok üretim kapasitesine dayanıyor. İstikrar, askerî üstünlükten değil kalkınmadan doğuyor. Ve küresel düzen, kaçınılmaz biçimde çok kutuplu bir yapıya evriliyor.

 

Bu anlatıya göre ABD-İran savaşı sıradan bir çatışma değil. Daha çok, mevcut sistemin artık ayakta durmakta zorlandığını gösteren bir işaret; Soğuk Savaş sonrası kurulan düzenin çözülmeye başladığının ve yerini yeni bir yapının almaya hazırlandığının göstergesi.

 

Bu perspektife katılıp katılmamak ayrı mesele. Ancak önemi açık: Bu bakış açısı, Çin’in küresel dönüşüme sadece tepki veren bir aktör olmadığını; aksine, ortaya çıkacak yeni düzenin kurucu aktörü olarak kendini konumlandırdığını gösteriyor. Yani mevcut sistemi eleştiren bir duruşun ötesinde, başlı başına alternatif bir modernite modeli öneriliyor.

 

Kaynak: 

Video thumb