JustPaste.it

KANUN KOYMAK HANGİ DURUMLARDA KÜFÜR OLMAZ YA DA CAİZ OLUR?

 

بسم الله الرحمن الرحيم، الحمد لله رب العالمين، والصلاة والسلام على رسولنا محمد وعلى آله وصحبه أجمعين

 

İslam’ın temel inanç esaslarından biri de, kayıtsız şartsız egemenlik yetkisinin, insanlar için mutlak/bağımsız olarak hükümler koyma, yasak-serbest belirleme, emretme hakkının sadece Allah (azze ve celle)’ye ait olduğudur. Bu sıfatında Allah Teâlâ’ya şirk koşmak, Allah’tan bağımsız olarak Onun gibi, yönetilen insanların tüm fertleri için geçerli/bağlayıcı olacak genel bir kanun koyulması ile gerçekleşir.

 

Dolayısıyla kim, insanlar arasında kendisiyle hükmedilmesi, toplumda tatbik edilmesi, halkın uyması için Allah’ın şeriatına/kesin bir hükmüne açıkça aykırı; Onun helalini yasak ya da kesin bir haramını serbest kılan, Onun kesin bir emrine ve yasağına apaçık muhalif olan genel bir kanun koyar/yasa çıkarırsa, Allah’a ortak koşmuş olur. Buna ‘’teşrî’ şirki’’ denilir.

 

Teşrî’nin dinden çıkartıcı bir amel olabilmesi için -kimilerinin iddia ettiği gibi- çıkarılan kanunun Allah’ın dinine nisbet edilmesi/Allah’ın hükmü olduğu iddia edilmesi ya da böyle bir kanunu çıkarmanın helal görülmesi veyahut Allah'ın indirdiğiyle hükmetmenin vacip olduğunun inkar edilmesi şart değildir. Bu şartlar olmasa dahi teşrî ameli başlı başına dinden çıkartan bir küfürdür. Bunu yapan bir devlet kafir olur ve anayasasında ‘’İslam şeriatı, yasamanın temel kaynağıdır’’ diye yazmasının hiçbir değeri kalmaz.

 

Aynı şekilde başkasının koyduğu böyle bir kanunu hakim kılıp uygulamak, mahkemelerde bununla hükmetmek de dinden çıkartıcı bir küfürdür, bununla devlet küfür devleti olur.

 

Şeyhu’l-İslam İbn Teymiyye’nin de (rahimehullah) belirttiği gibi Allah Teala’nın indirdiğinden başkası ile hükmetmenin küfür/şirk olmasının illeti, ‘’Allah’ın hükmüne bağlı olmamak’’tır. Dolayısıyla eğer bir devlet şeriata asıl itibariyle bağlı ise, Allah’ın hükümlerinden kopup/bağımsız olup başka bir kanuna/tağuta bağlanmamış, boyun eğmemişse o devlet İslam devletidir.  

 

Konumuza geçmeden önce, bir haramın serbest olmasını kanunlaştırmakla, harama izin vermek/serbest bırakmak, münkerlerin önüne geçmemek arasında fark olduğunu belirtelim. Mesela bir devlet yöneticisi, ülkesindeki Hristiyanların ibadetlerini/ayinlerini açık bir şekilde/müslümanların arasında yapmalarını engellemese, başka bir ifadeyle; şirklerini küfürlerini müslümanlara işittirmelerine ve göstermelerine, küfür şiarlarını açığa vurmalarına izin verse, ama bu izni kanunlaştırmasa, bu yaptığı başlı başına küfür olmayıp kendisine farz olan Allah’ın hükmünü uygulamadığı için haram işlemiş olur.

 

Şu durumlarda kanun koymak küfür olmaz ya da caiz olur:

1) Allah Teâlâ’nın izin verdiği alanlarda; dünyevi işlerde, halkın ihtiyacına/maslahatına olarak idareyle alakalı düzenleyici, işleri kolaylaştırıcı kanunlar çıkarmakta hiçbir beis yoktur.

 

2) Çıkarılan kanun hakkında subûtu ve delaleti kat’î (kesin), tevilin ve şüphenin giremeyeceği açıklıkta bir nas yoksa, üzerinde sarih bir şekilde (kesin) icma edilmemişse, dinde zorunlu olarak (hemen herkes tarafından) bilinen kesin ve açık meselelerden değilse, kanun çıkaranlar ya da kanunların kendilerine arz edildiği şer’î meclis, İslam’a aykırı olmadığını düşünerek kanunu geçirirlerse, şeriata aykırı bu kanun -içeriğine göre- ya haram bir kanundur ya da küfür olsa bile bununla bir devlet ve kanunu koyanlar kafir olmaz. Çünkü burada zayıf da olsa bir tevil ve şüpheye/müteşabih naslara dayanmak, şeriattan bir şeye bağlılık söz konusudur, araya heva karışmışsa da şeriattan tam bir çıkış, ondan bağımsız olmak yoktur. Tıpkı Mutezile fırkasının küfür olan inançları gibi veya Allah (azze ve celle)’nin zatıyla arşının üzerinde olduğunu inkar etmek gibi. Bu görüş sahipleri nasları tevil etmeleri/şüpheleri nedeniyle tekfir edilmemişler ve bu görüşlerle bilinen fırkalar ‘müslüman bidat fırkası’ olarak sayılmışlardır.

 

Bu Madde İle İlgili İbn Teymiyye ve İbnu’l-Kayyim’den Çarpıcı Bilgiler!

Abbasiler döneminde bazı kâdılar, imamlarının görüşlerinde taassup edip ondan başkasını şeriata aykırı görmeleri, kısır bakışları ve eksik bilgileri sebebiyle cahilce hükümler veriyorlardı. Bu sebeple devlet işleri yürümüyor, adalet ve emniyet sağlanmıyordu. Bunun üzerine Abbasi halifeleri, bu kâdılara bağlılıktan kopup şeriata aykırı siyasetler belirlediler, hevalarını karıştırarak kurallar/kanunlar koydular. Lakin onlar bunu şeriata aykırı olmadığını düşünerek yapıyorlardı. Yani -bu maddede belirttiğim üzere- şeriattan tam olarak çıkmamış, ondan bağımsız olmamışlardı, bu muhalefetlerinde zayıf da olsa bir şüphe ve tevilleri vardı. Bu yüzden Abbasi devleti ve yöneticileri müslüman görülmeye devam etti.

 

İbn Teymiyye (rahimehullah) şunları kaydetmiştir:

‘’Sahih hadisinde Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)’den şöyle dediği sabit olmuştur: ‘’…Benden sonra artık Nebi yoktur. Birçok halifeler olacaktır.’’ Sahabe: “Bize o zaman ne yapmamızı emredersin?’’ diye sordular. Şöyle buyurdu: “Başa geçiş sırasına göre halifelere biatınıza vefalı olun ve onlara haklarını verin. Muhakkak ki Allah, yönettikleri hakkında onlara soracaktır.’’ (Buhari, Müslim)

Hilafet Abbasilere geçtiğinde insanları yönetmeye ihtiyaç duydular ve kendileri adına Irak fakihlerinden kâdılık görevini üstlenenler oldu. Ancak bu kâdıların sahip oldukları ilim, adaletli bir siyaset yürütmek için yeterli değildi. İşte o zaman Abbasi yöneticileri “mezâlim yargısı (halka yapılan zulüm ve haksızlık davalarına bakan yüksek denetim makam yargısı)’’ oluşturma ihtiyacı duydular ve “savaş işleri yetkisi”ni “şer‘î yetki”den ayırdılar (savaş yetkilisi olanlar kâdılara bağlılıktan/tabi olmaktan çıktı.) Bu durum birçok İslam beldesinde o kadar büyüdü ki, artık “şeriat ve siyaset” denilir oldu. Biri hasmını “şeriata”, diğeri ise “siyasete” çağırır hale geldi; kimi hakim şeriatla, başkası ise siyasetle hükmedebiliyordu.

Bunun sebebi şuydu: Şeriata mensup olanlar (kâdılar) sünnet bilgisinde eksik kaldılar. Bu yüzden hüküm verdiklerinde hakları zayi ettiler, had cezalarını işlevsiz kıldılar (uygulamayı durdurdular); öyle ki kanlar dökülüyor, mallar gasp ediliyor, haramlar çiğneniyordu.

Siyasetle uğraşanlar ise Kitap ve Sünnet’e tutunmaksınız görüşle/fikirle yönetmeye başladılar. Onların en hayırlısı, hevasına uymadan adaleti arayarak hükmeden kimseydi. Onlardan birçoğu ise heva ile hükmediyor, güçlü olanı, rüşvet verenleri v.s. kayırıyordu.’’ (Mecmûu’l-Fetâvâ, 20/392)

 

İbn Kayyim el-Cevziyye (rahimehullah) ise şunları söylemiştir:

‘’Yöneticiler, insanların işlerinin ancak bu kâdıların şeriattan anladıklarının dışında bir şeyle düzeleceğini görünce, kendi siyasetleriyle büyük bir şer ve geniş bir bozulma ortaya çıkardılar. İşler o kadar kötüleşti ki artık düzeltilmesi imkansızlaştı. Şeriatın hakikatlerini bilenlere bile nefislerini bu durumdan kurtarmak ve bu tehlikelerden çekip çıkarmak zor geldi.

Bu gruba (kâdılara) karşılık olarak diğer grup (siyasiler) aşırılığa giderek, Allah’ın ve Rasulü’nün hükmüne aykırı şeyleri meşru kıldı.

Böylece her iki grup da Allah’ın, Rasulünü kendisiyle gönderdiği ve kitabında indirdiği hakikati eksik bilmeleri sebebiyle yanlışa düştüler.’’ (et-Turuku’l-Hukmiyye, sy: 17)

 

3) Eğer kanun maddesi, ucu açık, tevile müsait, küfür olan manaya da, sahih/caiz anlama da ihtimalli bir kanun ise küfür olmakla vasıflandırılamaz.

 

4) İhtilafın bulunduğu ictihadi/zanni meselelerde, bir ihtiyaçtan dolayı, bir maslahatı sağlamak için fakihlerin ictihadları arasından zayıf/ruhsat bir görüşün alınıp kanunlaştırılması ve bununla hükmedilmesi caizdir. Mağrib El-Kaidesi’nin şer’î heyet başkanı Şehid Şeyh Ebu’l Hasen el-Buleydî (rahimehullah) şöyle demiştir:

‘’Gerektiğinde, yani bir zaruret veya ihtiyaç durumunda birtakım şartlarla beraber zayıf görüşle fetva vermek ve amel etmek, fakihlerin geneline; Hanefilere, Malikilerin çoğuna, Şâtıbî’nin iki görüşünden birine, bazı Şafiilere ve Hanbeli mezhebine göre caizdir… Zayıf görüş ancak zaruret ya da zaruret konumuna indirilen bir ihtiyaç durumunda alınabilir ve miktarınca (gerektiği kadar) kullanılabilir. Bu, şer‘an muteber bir zararı def etmek ve bir maslahatı elde etmek için caiz olur. İster bu yargıda, ister fetvada veya başka bir alanda olsun, aynı şekilde geçerlidir.’’

 

İbn Receb el-Hanbeli (rahimehullah) şöyle demiştir:

“Racih görüşle fetva vermekte bir zarar olduğunda racih görüşten vazgeçilip zayıf görüşlerden birine inilebilir.” (el-İstihrâc li Ahkâmi’l-Harâc, sy: 89)

 

5) Bilindiği üzere İslam hukukunda cezalar; had cezaları, ta’zîr cezaları ve kısas/diyet olmak üzere 3’e ayrılır. Hadler, Kur’ân ve sünnetle belirlenmiş sabit cezalardır. Bunlar 6-7 tanedir. Yani hadler, İslam şeriatının çok küçük bir kısmını teşkil etmektedir.

Ta’zîr cezası ise, Kur’ân ve sünnetin cezasını belirlemediği suçlara verilen, yöneticinin veya kâdının takdirine bırakılmış, onların uygun gördüğü cezalardır. Mesela para cezası, hapis, sürgün, sopa gibi.

İşte ta’zîr cezaları, belirlenmiş cezalar olarak kanunlaştırılabilir. Özellikle de ehil olmayan kâdıların bulunduğu zamanlarda ceza verirlerken haddi aşmasınlar, adaletsiz hükümler vermesinler diye ihtiyaca binaen, muayyen bir suçu işleyen herkese aynı cezanın verilmesi için belirlenmiş bir ceza kanunlaştırılabilir.

 

6) Maliki alimlerinden bazıları, had cezalarını uygulamaya güç yetirilememesi durumunda bunun yerine bir ta’zîr cezası olarak mal ile cezalandırmanın caiz olduğu fetvası vermişlerdir.

İmam el-Berzelî, Meyyâra, Şeyh Sîdî el-Arabî el-Fâsî, Şeyh et-Tâvdî, Ebu Cafer ed-Dâvûdî, Musa b. Ali el-Vezzânî bu görüşte olan Maliki fakihleridir. İsmini verdiğim bu alimlerin konuyla ilgili sözleri için Şeyh Ebu’l Hasen el-Buleydî’nin ‘’eş-Şerîatu’l-İslâmiyye ve Fıkhu’t-Tatbîk’’ isimli kitabına bakınız.

 

Maliki ulemasının bu fetvasını Şeyh Buleydî, Şeyh Ebu Katâde Filistînî ve Şeyh Ebu’l-Velîd el-Ensârî muteber görmüş, hatta Şeyh Buleydî ve Şeyh Ebu’l-Velîd bu fetvayı tercih etmişlerdir. 

 

Şeyh Ebu’l Hasen el-Buleydî:

‘’Maliki alimleri bu fetvayı, zaruret sebebiyle mübah olan ruhsatlara kıyas yaparak, mefsedeti engellemek, münkeri güç kadarıyla değiştirmek amacıyla, iki zarardan daha hafif olanıyla amel ederek ve genel maslahatı (halkın yararını) gözeterek vermişlerdir… Bu mesele, o dönemin fakihleri arasında ittifak edilmiş bir konu değildir. Bilakis aralarında bu fetvaya şiddetle karşı çıkan ve eleştiren kimseler vardı. Nitekim bu fetvanın sahibi olan İmam el-Berzelî’nin çağdaşı Kâdı Ebu’l-Abbas Ahmed eş-Şemmâ’ bu fetvayı reddeden bir risale yazmıştır… (Cevaz veren) İmamların sözlerinden anlaşılması gereken şey, bu gibi yeni karşılaşılan meseleler hakkında konuşurken güç ve zayıflık gibi durumların dikkate alınması gerektiğidir. Zira güçlülük haliyle alakalı Kur’ân ve sünnet naslarını zayıflık haline uygulamak, şeriata aykırı bir hatadır; onun maksatları ve genel esasları bunu reddeder.’’

 

Şeyh Ebu Katâde Filistînî:

‘’Maliki alimlerinin malî cezaya cevaz verme hususundaki bu fetvaları, had cezalarını uygulamaya güç yetirilemediğinde olur. Bu, Allah Teâlâ’nın hükmünü değiştirmek anlamına gelmez. Çünkü (küfür/şirk olan) ‘’hükmü değiştirmek’’, Allah’ın hükmünü uygulamaya güç varken olur; bir kimse uygulamaya gücü yettiği halde Allah’ın indirdiği hükmü bırakıp isteyerek başka bir hükme giderse, işte bu kimseye: ‘’Allah’ın hükmünü başkasıyla değiştirdi ve kafir oldu’’ denilir. Ancak burada bahsedilen durum ise böyle değildir. Söz konusu olan, Allah’ın indirdiği hükmü uygulamaya güç yetiremeyen kimselerdir. Bu kimselere, caydırıcılığı sağlamak için başka bir hüküm (ceza) getirmeleri caiz midir? İşte bu alimlerin konuştuğu mesele budur. Bu, fıkhî bir meseledir. Şeyh (Buleydî) bunun caiz olduğunu tercih etmiştir.’’

 

Şeyh Ebu’l-Velîd el-Ensârî:

‘’Şayet müslüman bir topluluk haddi uygulamaya güç yetiremezse, fesad ehline elden geldiğince mani olmak amacıyla ve had sebeplerini ta’zîr sebepleri konumuna indirerek had cezasından ta’zîr cezasına dönülmesi caiz midir? Haddi gerektiren fiili işleyene, kötülüğü güç kadarınca hafifletmek için mal cezası ile ta’zîr uygulanması caiz midir? Racih olan görüş, maslahat gerektiriyorsa bunun caiz olduğudur. Ancak bu, kişiden haddi düşürmez. Bilakis güç bulunduğu zaman o kişiye had uygulanır.’’

 

Ve’l-hamdu lillâhi Rabbi’l-âlemîn.

 

ÖMER FARUK SABAN

Telegram kanalım: https://t.me/omerfarukhoc