Sömürgecilik, Kapitalizm ve “Kürt Sermaye Sınıfını” Yeniden Düşünmek
Politik Art'ta yayımlanan ve Ağıt Özdemir imzasını taşıyan “Sömürgecilik ve Kürt Sermaye Sınıfını Yeniden Düşünmek” başlıklı yazı, Kürt özgürlük hareketinin yeni bir siyasal ve toplumsal mücadele döneminin eşiğinde, uzun süredir ihmal edilen Kürdistan'ın ekonomi politiğini yeniden tartışmaya açması bakımından önemli bir başlangıç niteliği taşıyor. Özellikle Kürt sermaye sınıfının oluşumu, sömürgecilik ve kapitalizm arasındaki ilişkinin yeniden ele alınması açısından değerli sorular ortaya koyuyor. Yazının özellikle Kürt “sermaya sınıfının” karekterini ve işleyişini analiz eden kısımları çok değerli özgünlükler içerdiği ve genel anlamıyla bu sınfın nemenem bir heyula olduğuna dair bilgiler içeriyor.
Buna karşın yazının kullandığı kavramsal çerçeve, önümüzdeki dönemde Kürdistan'ın sınıfsal haritasını tartışırken önemli teorik sorunları da beraberinde getiriyor. Bu sorunların başında, "burjuvazi" yerine sistematik biçimde "sermaye sınıfı" kavramının tercih edilmesi geliyor. Elbette kavramların değişmesi tek başına bir sorun değildir. Sosyal bilimlerde aynı olguyu farklı kavramlarla ifade etmek mümkündür. Ancak burada mesele yalnızca terminolojik bir tercih değildir. Yazı ilerledikçe görülen şey, "burjuvazi" kavramının yerine "sermaye sınıfı"nın geçirilmesinden ziyade, Marx'ın kapitalizm analizinin kavramsal çerçevesinden bilinçli bir uzaklaşma çabasıdır.
Bu yaklaşım, Kürdistan'daki sınıf oluşumunu esas olarak kolonyal ve postkolonyal teorilerin kavramsal araçlarıyla açıklamaya yönelirken, Marx'ın kapitalizm çözümlemesini Avrupa'ya özgü tarihsel bir deneyim olarak sınırlandırmaktadır. Yazının temel varsayımı, Avrupa'daki gibi bir kapitalist gelişme ve klasik anlamda bir burjuvazinin Kürdistan'da ortaya çıkmamış olması nedeniyle Marx'ın geliştirdiği kategorilerin burada açıklayıcı gücünü büyük ölçüde yitirdiği düşüncesine dayanmaktadır. Kuşkusuz Kürdistan özgülünden bu toplumun tarihsel ve ekonomik özgünlüğüne dair bir ekonomi-politik geliştirmekte bir beis yoktur ancak global düzeyde yaşanan ve Kürdistan’ı da bir biçimde içine alan egemen-global sistemi görmezden gelmenin sakıncalarının altını çizmekte yarar var.
Hiç kuşkusuz bu tartışmanın tarihsel bir zemini vardır. Yirminci yüzyıl boyunca birçok sömürgecilik kuramcısı ve postkolonyal düşünür, Marx'ın Avrupa kapitalizmini açıklarken betimlediği tarihsel gelişme çizgisinin sömürgelerde aynı biçimde yaşanmadığını haklı olarak vurguladılar. Sömürgelerde kapitalizm çoğu zaman doğrudan sömürge yönetimi altında, yada yerel egemen sınıflarla sömürgeci güçlerin iç içe geçtiği, melez ekonomik ve siyasal yapıların oluşturduğu bir düzlemde düzensiz gelişti.
Bu durum doğal olarak Marxizmin sömürge toplumlarına nasıl uygulanacağı konusunda geniş bir literatürün oluşmasına yol açtı. Vladimir Lenin ile başlayan, Mao Zedong, Ho Chi Minh ve daha sonra Afrika ile Latin Amerika'daki Marksist deneyimlere kadar uzanan bu tartışmaların ortak amacı, Marxizmi terk etmek değil; kapitalizmin sömürge koşullarında aldığı özgül biçimleri açıklayabilmekti. Walter Rodney gibi düşünürlerde Afro-Marxisminin temelini atarken kapitalizmin eşitsiz gelişim yasalarını ön plana çıkardı. Rodney’e göre kolonyalizm esasında kapitalizmin sermaye birikim yasasının bir sonucu uzantısıydı ve en nihayetinde sınıf formasyonlarının başka form ve karekterlerde kolonyal dünyada yeniden ikame edildiği bir sistemdi.
Buna karşı zamanla farklı teorik yönelimler ortaya çıktı. Başlangıçta Marxizm içinden yükselen bazı yaklaşımlar giderek tarihsel materyalizmin temel varsayımlarından uzaklaşarak yeni bir kapitalizm eleştirisi geliştirmeye yöneldiler. Özellikle postkolonyal teori içinde, Marx'ın sınıf merkezli analizinin yerine yeni kavramsallaştırmalar önerildi. Burjuvazi yerine "egemen sınıf" ya da "sermaye sınıfı", proletarya yerine ise "subaltern" gibi kavramlar kullanılmaya başlandı.
Bu dönüşüm yalnızca yeni kavramlar üretmekten ibaret değildi. Aynı zamanda tarihsel materyalizmin sınıf mücadelesini merkeze alan ekonomi politik analizinden de önemli ölçüde uzaklaşılması anlamına geliyordu. Böylece kapitalizmi tarihsel olarak özgül bir üretim tarzı olarak inceleyen yaklaşımın yerini, çoğu zaman iktidar, kimlik ve kültürel farklılık eksenli analizler almaya başladı.
Burjuvazi mi, Sermaye Sınıfı mı?
Tam da bu noktada yazının temel kavramsal tercihlerinden biri tartışmaya açılmayı hak ediyor. Özdemir, "burjuvazi" yerine sistematik biçimde "sermaye sınıfı" kavramını kullanıyor. İlk bakışta bunun yalnızca terminolojik bir tercih olduğu düşünülebilir. Ancak yazının ilerleyen bölümlerinde bu tercihin, kapitalizme yüklenen anlamı ve kavramsallaştırma biçimini de değiştirdiği görülüyor.
Marx açısından burjuvazi yalnızca 18. ve 19. yüzyıl Avrupa'sında ortaya çıkmış tarihsel bir sınıf değildir. Burjuvazi, kapitalist üretim tarzının taşıyıcı sınıfıdır. Bu sınıfın tarihsel biçimleri değişebilir; ticaret burjuvazisi, sanayi burjuvazisi, finans burjuvazisi ya da günümüzde dijital platformlar ve veri tekelleri etrafında şekillenen yeni sermaye fraksiyonları ortaya çıkabilir. Hatta Brudeal ve Wallernstain’in öncülük ettiği “Dünya sistem analistlerinin” iddia ettiği gibi kapitalizmin ilk nüveleri 16 yüzyılda Hollanda’da yada Venedik’de de atılmış olabilir, ancak bu tarihi geriye doğru itelemek Marx’ın bizatthi tanıklığı ettiği bu yeni sınıfın dizayn ettiği yeni sosyal ilişkilerin ve bunun arkasındaki tarihsel materyalist gerçekliği yok sayamaz. Dolayısla biçimlerin değişmesi, sermayenin toplumsal mantığını değiştirmez. Tam da bu noktada yazıda Abdullah Öcalan’ın ‘sermaye’nin salt ekonomik değil sosyal bir olgu olduğu’ tezi Marx ta kapital de işaret ettiği gibi sermayenin para, makina yada fabrika olmadığı farklı formlarda sosyal ilişkilerde ortaya çıktığı tezi ile örtüşüyor.
Bugün dünya ekonomisinde finans kapitalin, teknoloji şirketlerinin ve küresel yatırım fonlarının belirleyici hale gelmesi, kapitalizmin sona erdiğini değil, yeni biçimler altında yeniden örgütlendiğini göstermektedir. Dünya’da sanayi ve tarim endüstrisinin bu kadar güçüldüğü, yani üretim ekonomisinin dünya ekonomisinin yarısı bile olmadığı bir çağda olduğumuzu unutmadan burjuvazıyı konumlandırmak elzemdır. Aynı biçimde endüstrial proletaryanin yerini yüzde 60 ile 70 leri bulan hizmet sektöründeki proleteryanın biçim ve özgünlükler açısında farklı ama özünde Marx’ın tanımladığı proleteryanın karekteristiğini taşımadığını söyleyebilirmiyiz? Son yıllarda "tekno-feodalizm" ya da "bulut sermayesi" gibi kavramlar etrafında yürütülen tartışmalar da esasen kapitalizmin dönüşen biçimlerini açıklamaya yöneliktir. Fakat bu tartışmaların hiçbiri emek sömürüsünün ortadan kalktığını ya da sermaye birikiminin kapitalist sistemin temel hareket yasası olmaktan çıktığını ileri sürmez.
Dolayısıyla bugün burjuvazinin tarihsel görünümü değişmiş olsa bile, kapitalizmi kapitalizm yapan iki temel unsur değişmemiştir: artı-değerin üretimi ve sermayenin sürekli genişleyen ve yeni biçimlerde yeniden üretimi. Kapitalizmin farklı biçimler alması, onun özünü ortadan kaldırmaz. Yani yazı sömürge burjuvasını tartışırken sanki metropol burjuvasının aynı biçimde davranmadığı gibi noktaya taşıyacak bir izleğinde kapısını aralıyor gibi. Zira dolaylı olarak yazıda bir bütün olarak kapitalizme dönük bir eleştiriden ziyade daha çok sömürge kapitalizmine dair bir eleştirinin ön plana çıktığını görüyoruz. Güney Kürdistan örneğinde olduğu gibi eğer oradaki güçler “bağımsız bir ekonomik” yapılandırmayı getirse sorun olmayacakmış izlenimi veriyor. Metnin arka planında postkolonyal teoristlerin bir çoğunun içine düştüğü hatalardan birinin izini görmek mümkun. Sanki “doğru kapitalistleşmeye” -Avrupa’da olduğu gibi- bir ilerlemeci bir misyon yükleme eğilimi satır aralarında karşımıza çıkıyor. Mesela yazıdaki ve Öcalan ait aşağıdaki alıntıları yapmasını başka nasıl anlamlandırabiliriz?
"Öcalan, kapitalizm ile sermaye sınıfının özdeşleştirilemeyeceğini vurgular."
Ardından şu değerlendirme geliyor:
"Öcalan'a göre kapitalist ekonomi olarak adlandırılan unsurlar, dolaylı olarak ekonomiyi denetleyen ama esas olarak içinde yer almayan yapılardır."
Bu nedenle yalnızca "burjuvazi" kavramından uzaklaşmak değil, onun yerine kapitalist toplumsal ilişkileri açıklamayan daha muğlak kavramlar yerleştirmek teorik bir risk taşımaktadır. Çünkü böyle bir yaklaşım, kapitalizmi tarihsel olarak özgül bir üretim tarzı olmaktan çıkarıp daha genel bir "egemenlik sistemi" olarak algılamaya yöneltmektedir.
Tam da bu nedenle Vivek Chibber, 1. Postkolonyal bakışta kapitalizm ile siyasal liberalizm arasında çok güçlü bir ilişki olduğu yanılsamasına vurgu yapar. Bugün Kürdistan gelişen miliyetçiliğinde “bağımsız ve milli” bir burjuvazi arayışının ortaya çıkması bununla ilişkilidir. 2. Postkolonyal teoriyi eleştirirken "sermayenin evrenselleştirici eğilimi" kavramına ortaya atar. Chibber'in vurguladığı nokta, kapitalizmin her yerde aynı kurumları üretmesi değildir; aksine, farklı tarihsel ve kültürel biçimler altında gelişse bile sermayenin rekabet, kâr, birikim ve emek sömürüsü üzerine kurulu temel mantığını dünyanın her yerine yaymasıdır. Kapitalizmin evrenselliği biçimlerde değil, işleyiş mantığında ortaya çıkar.
Dolaysıyla kapitalizmi sadece bir modernleşme projesi olarak görüp onun dinamosunu teşkil eden ekonomi-politiği görmezden gelmek, bugün yaşanan anti kapitalist örgütlenme, devrimci özne arayışı ve mücadele metodlarını oluşturma krizinin aşılmasına yardımcı olmayacaktır. Aksine onu gölgeleyen yan yollara sapmaları tetiklediğini 2000’leden sonra özellikle batı dünyasında gördüğümüz solun ve toplumsal muhalefetin etkisiz pratikleri ile , 2010 dan sonrada global güneyde yaşanan bütün itirazların sönümlenmesi gerçeğinde gördük.
Bu yaklaşım önemli teorik sorular doğurmaktadır. Eğer kapitalizm, ekonominin dışında duran ve ekonomiyi dolaylı biçimde yöneten bir güç olarak tanımlanırsa, kapitalist üretim ilişkilerinin toplumsal yaşamı nasıl belirlediği ikinci plana itilmiş olur. Oysa Marx için kapitalizm, yalnızca piyasaların ya da şirketlerin varlığından ibaret değildir; üretim süreçlerini, emek ilişkilerini, mülkiyet biçimlerini ve gündelik hayatı belirleyen tarihsel bir toplumsal ilişkidir. Bu anlamıyla toplum-ilişkisini yeni ahlaki ve sosyal formlarda belirleyen bir yapının tam kaynağında bu ekonomik yattığını biliyoruz.
Dolayısıyla bugün Kürdistan'da kapitalizmin Avrupa'dakiyle birebir aynı tarihsel yolu izlememiş olması, burada kapitalist sınıf ilişkilerinin oluşmadığı anlamına gelmez. Tersine, Kürt sermaye grupları hem Türkiye kapitalizmiyle hem de küresel sermaye ağlarıyla giderek daha fazla bütünleşmektedir. İnşaat, enerji, madencilik, lojistik, finans, turizm ve hizmet sektörlerinde faaliyet gösteren sermaye çevreleri yalnızca yerel dinamiklerle değil, ulusal ve uluslararası sermaye hareketleriyle de şekillenmektedir. Yoksa Narin Nadirov’un Amedspor’un yönetiminde yer bulmasını kişisel bir tercih ‘miliyetçi bir dürtü’ gibi naif bir zaviyeden okumak zorunda kalırız. Yada “ulusal burjuvazının” özünde toplumsal gelişime katkı sunacağı beklentisi ile kapitalizmin özellikle açığa çıkan vahşi yapısı görmezden gelindiği gibi, siyasal alanın bütünüyle “milli ve bağımsız” burjuvazıye devatiye çıkardığı görülmelidir.
Bu nedenle adına ister "burjuvazi" ister "sermaye sınıfı" diyelim, tartışılması gereken asıl mesele kavramın adı değil; bu sınıfın kapitalist birikim süreçleri içindeki konumudur. Eğer bu ilişki görünmez hale gelirse, kapitalizm de görünmez hale gelir. Böylece sömürgeciliğin özgünlüğünü açıklama çabası, farkında olmadan kapitalizmin belirleyici rolünü arka plana itme tehlikesi taşırken “gerçek”, “milli” “bağımsız” bir burjuva sınıfının göreceli olarak olumlayan bir siyasal pozisyonu öncellemiş oluyoruz.
İşte postkolonyal literatüre yöneltilen temel Marxist eleştiri tam da burada düğümlenir: Sömürge toplumlarının özgünlüğünü açıklamaya çalışırken, kapitalizmin evrensel hareket yasalarını ikincilleştirmek ve sınıf ilişkilerini kültürel ya da siyasal farklılıkların gölgesinde bırakmak. Oysa bu iki analiz düzeyi birbirinin alternatifi değil; doğru kurulduğunda birbirini tamamlayan açıklama biçimleridir.
Alt Sınıflar, İşçi Sınıfı ve Kürt Orta Sınıfı Üzerine
İkinci olarak, kapitalizmi perdeleyen ya da görünmez kılan yaklaşım, önümüzdeki dönemde üzerinde en fazla düşünülmesi gereken meselelerden biri olarak duruyor. Bu durum, yazıda aktarılan ve Türkiye'de yaşanan temel sorunun yüzde 46,3 oranında ekonomi ve işsizlik olarak tanımlandığını gösteren veriyi nasıl yorumlayacağımız sorusuyla doğrudan ilişkilidir. Bu toplumsal kesimlerin sınıfsal bileşimini hangi kavramsal araçlarla açıklayacağız?
Eğer Kürt özgürlük hareketi gelecekte de toplumsal meşruiyetini ve siyasal gücünü büyük ölçüde emekçi ve yoksul kesimlerden alacaksa, büyük kentlerin çeperlerinde yaşayan bu toplumsal kesimlerin ekonomi-politik konumunu daha açık biçimde tanımlamak zorundadır. Bunun için yalnızca sosyolojik gözlemler yeterli değildir; bu kesimlerin üretim ilişkileri içindeki yerini ve sermaye ile kurdukları ilişkiyi de açıklayabilecek bir sınıf analizine ihtiyaç vardır.
Tam da bu noktada yazının ikinci önemli kavramsal sorunu ortaya çıkmaktadır. Metin, proletarya, işçi sınıfı ya da ezilen sınıflar gibi tarihsel ve ekonomi-politik içeriği belirgin kavramlar yerine, "alt sınıf hareketi" “istihdam” gibi kavramını tercih etmektedir. Oysa "alt sınıf", daha çok sosyolojik bir kategori olup kendi başına üretim ilişkileri içindeki konumu açıklamaz. İşçi sınıfı ise yalnızca gelir düzeyiyle değil, üretim araçları karşısındaki konumu ve emek gücünü satarak yaşamını sürdürmesiyle tanımlanan tarihsel bir sınıf kategorisidir. Bu nedenle iki kavram birbirinin yerine kullanılabilecek eşdeğer kavramlar değildir.
Benzer bir belirsizlik, yazının "Kürt orta sınıfları" kavramsallaştırmasında da karşımıza çıkmaktadır. Metinde, sermaye sınıfının yanı sıra belirgin bir "Kürt orta sınıfı"ndan söz edilmekte; ancak bu sınıfın kimlerden oluştuğu, üretim ilişkileri içindeki konumu ve ekonomik çıkarlarının hangi temelde şekillendiği açık biçimde ortaya konulmamaktadır. Kamu çalışanları, beyaz yakalı emekçiler, küçük esnaf, serbest meslek sahipleri, profesyoneller ya da küçük girişimciler aynı kategori içinde mi değerlendirilmektedir? Yoksa burada sermaye ile emek arasında bağımsız bir sınıfsal konumdan mı söz edilmektedir? Yazı bu sorulara açıklık getirmemektedir.
Dahası, metnin çeşitli bölümlerinde bu "orta sınıf", çoğu zaman sermaye sınıfına benzer biçimde devletle organik ilişki içinde hareket eden toplumsal bir kesim olarak resmedilmektedir. Eğer durum gerçekten buysa, bu kesimin neden ayrı bir sınıf olarak ele alındığı ve onu sermaye sınıfından ayıran ölçütlerin neler olduğu da ayrıca açıklanmalıdır. Aksi halde "orta sınıf" kavramı, analitik açıklayıcılığı olan bir kategori olmaktan çıkıp oldukça muğlak bir toplumsal tanımlamaya dönüşmektedir.
Sonuç olarak, sınıfların tanımlanmasında kullanılan kavramlar yalnızca teorik bir tercih meselesi değildir. Kavramsallaştırma biçimi, toplumsal gerçekliğin nasıl okunacağını, hangi toplumsal aktörlerin siyasal özne olarak görüleceğini ve siyasal mücadelenin hangi toplumsal dinamikler üzerine inşa edileceğini de belirlemektedir. Bu nedenle sağlam bir ekonomi-politik temele dayanmayan sosyolojik sınıflandırmalar, yalnızca teorik düzeyde paradigmatik sorunlar üretmekle kalmaz; aynı zamanda gelecekte kurulacak siyasal stratejileri ve toplumsal ittifakları da doğrudan etkiler.
Kaynakça
Vivek Chibber — Postcolonial Theory and the Specter of Capital
Walter Rodney — How Europe Underdeveloped Africa