“Hırtlar Vadisi” neresidir?
Toplum/Yaşam Haberleri —
- Bourdieu’nün ‘Simgesel Şiddet’ dediği yerdeyiz muhtemelen. Fiziksel olarak şiddet ve ayrımcı pratikleri uygulayamadığımız fakat sembolik düzeyde kuşaktan kuşağa aktardığımız bir durum söz konusu. Yeni bir iklimin inşası, yeni bir ifşa mekanizmasını da zorunlu kılıyor.
22 Ekim 2024’te Devlet Bahçeli hemen herkesi şaşkınlığa uğrattığı meşhur meclis çıkışını yaparken, sosyal medyada oldukça tuhaf bir haber dolaşıma sokulmuştu. Olup biten her şeyden bağımsız görünen kısacık bir metinle servis edilen bu haberde, Bolu civarında bir ormanda gezinen yaralı geyiğin aç kurtlar tarafından yendiği söyleniyordu. Çoğunluğu Twitter’da yuvalanmış, kaynaksız ve linksiz içerik servis eden birbirine benzer bir düzine hesap aynı görsel ve hemen hemen aynı metinle bu talihsiz durumu aktarmaya çalışıyordu. Gönderinin altında ise çoğunluğu genç nesilden aşırı sağcıların oluşturduğu profiller yer tutmuş ve bu yaşanan şeyin mitolojik ve ilahi bir mesaj içerdiği söylentisini yaymaya çalışıyorlardı. İddialarına göre Türklüğün sembolü aslen geyikti, son zamanlarda sık görülmeye başlanan yaralı geyik mefhumu ise kimi felaketlerin habercisiydi. 22 Ekim günü bu kez yaralı bir geyik, aç kurtlar tarafından tüketilmişti!
Sembolizmi çok seven bir coğrafyamız var malum. Siyasetin alışıldık kodlarının dışına çıktığı son dönemde bu zoraki sembol inşası yeni nesil milliyetçilik için de zorunlu bir alan haline geldi. Bahçeli’ye hain yaftası yapıştırmanın ilk elden makul olmayacağı belliydi ve yukarıdaki yaralı geyik ve aç kurt mecazı bir süre bu ihtiyacı karşıladı. İnsanların, söyleyemediklerine dair yeni semboller inşa etmesi tarihin her döneminde deneyimlediğimiz, insani bir mesele.
Bu noktada dilin olanaklarına dair düşünmekte yarar var. Bir iletişim aracı olmanın ötesinde dil, kolektif yapıyı simgeler yoluyla hem yatay hem düşey çizgide taşıyabilen bir mekanizma. Yatay çizgide, aynı anda ve yerde bulunan herkes için aynı hisleri, düşünceleri ve söylemleri ulaştırdığı kadar, düşey çizgide bunu kuşaklar arası bir aktarıma da dönüştürebiliyor. Yetmediği yerde mecazlar, deyimler, semboller devreye giriyor.
ABD’de 19. Yüzyılın sonlarında uygulanan Jim Crow yasaları ve 1960’lara gelindiğinde değişen dilsel semboller buna dair en bilinen örneklerdir sanıyorum. Önceki yüzyılda beyazlar ve siyahlar arasında keskin çizgiler çeken ve ırk ayrımcılığını ‘legal’ zemine taşıyan bu yasalar, yıllar boyu süren mücadeleler ve ayaklanmalar sonucu giderek zayıflamış, önce toplumsal alanda ve ardından yasal zeminde ortadan kalkmıştır. Rosa Parks’ın otobüs eylemi yahut genç siyahların üniversitelere girme mücadeleleri bu direnişin sembollerine dönüşmüştür. Fakat dil yasalardan ve toplumun ‘woke’luğundan bağımsız ilerlediği için bu kez ırkçılık fiziksel değil sembolik düzeye taşınarak sürdürülmüştür. Siyahların esasen tembel oluşları, kötü görünmeleri, bir örnek giyinmeleri ve tıraş olmaları, çocuklarını önemsememeleri ve elbette suça eğilimli halleri ABD söylemlerinin her yanına yansımıştır. 60’ların sonuna gelindiğinde artık siyahlara karşı görülen ayrımcılık, otobüste yanıma oturamazsın çizgisinden çıkmış, herhangi bir siyahtan burnunu tutarak uzaklaşma biçimine bürünmüştür.
‘Simgesel Şiddet’
Bourdieu’nün ‘Simgesel Şiddet’ dediği yerdeyiz muhtemelen. Fiziksel olarak şiddet ve ayrımcı pratikleri uygulayamadığımız fakat sembolik düzeyde kuşaktan kuşağa aktardığımız bir durum söz konusu. ABD örneğini arkamızda bırakarak devam edersek, çok yakın döneme, kamuoyunu aylardır meşgul eden bir davaya gelebiliriz. Medyatik avukatı yakın zamanda tutuklanan Minguzzi davası ve sonrasında yaşananlar, kimi toplumsal kliklerin açıktan söyleyemediği ama birbirlerini sembollerle buldukları bu duruma çarpıcı bir örnek teşkil ediyor. Her ne kadar yasal düzlemde bir gelişme olmasa da, siyasi gündemin dominant etkisiyle kimi kitleler, sürdürülen İmralı Görüşmelerine olan tepkisini çeşitli sembollerle ortaya koyma amacında. Ocak ayında tutuklanıp 5 ay cezaevinde kalan Ümit Özdağ’ın yokluğunda genç sağcı kitle, eskisi gibi açıktan bir ırkçı söylem geliştirmeye çekinirken, boş durmayıp yeni semboller inşa etmeye girişti.
Siyasi sürece eleştiri getirme cesaretinden yoksun olup ırkçı karakterlerinden de vazgeçemeyen bu kitle için Minguzzi davası bulunmaz bir fırsattı. Öldürülen genç, iyi bir eğitim almış ve sosyoekonomik olarak gıpta edilecek durumdaydı. Avrupalı bir babası, ‘beyaz’ bir annesi ve gerektiğinde saraya kadar ulaşabilecek bağlantıları vardı. Öldürenler ise 15-16 yaşlarında, saç tıraşları dikkat çeken esmer çocuklardı. Sosyal medyaya düşen haberlerin altındaki yorumlarda neredeyse hiçbir etnik aidiyet belirtilmiyordu. En çok dikkat çeken sözcük, “Hırt” ifadesiydi. Yorumlara göre bu hırtlar doğru düzgün bir iş edinmez, tembellik yapar, kalabalık evlerde oturup aile sevgisi görmeden büyürlerdi. Ve ne hikmetse hemen hepsi de esmer tenlilerdi. Bütün bu hengamenin içinde bir yandan acılı anne Yasemin A. Minguzzi, suça sürüklenen çocuk (SSÇ) olgusunu kabul etmediğini, bunun yerine özü kötü katiller (ÖKK) dememiz gerektiğini tuhaf bir çağrışım içeren bu kısaltmayla belirtme gereği duyuyordu.
Sosyal medyanın reaksiyon hızına artık şaşırmıyoruz, buna dair cümlelere gerek yok. Fakat yine de çoğumuzu şaşırtacak ölçüde hızlı bir gelişmeyle, birdenbire kimi kaynaksız ve linksiz haber hesapları sağda solda bir şeylere karışan esmer çocuklar göstermeye, altına doluşan kitle ise “Hırt” söylemini aynı nitelemeleri kullanarak yaygınlaştırmaya başladı. Tiktok gibi mecralarda hırt ifadesiyle birlikte “Kğrd” ifadesi de sık görülür oldu. Yüzde belirgin bir yara izi, kemikli bir çehre, esmer ten ve malum saç tıraşı, tıpkı 60’lar ABD’sinde siyahlar için olduğu gibi haddinden fazla gösterene sahip bir sözcüğün, Kürt kelimesinin yerini tutmaya başladı. Özellikle “Kğrd” biçiminde yazılan versiyon, internet dilinde sansür için kullanılan yöntemleri hatırlatmasıyla, bu söylemi inşa edenlerin bir yandan belli çekinceleri olduğuna da işaret eden bir eğilime dönüştü.
Bu tür sembolik yaklaşımlar esasen bir direniş diline işaret ediyor. Geçmişte özellikle TikTok kullanan Kürt gençleri arasında ortaya çıkan “2+2=1” sembolizmi yahut “Ağacın altında buluşuyoruz!” söylemleri bunun karşı cephesi. Bunun dünya genelinde yaygınlaşan bir siyaset terimine ilişkin olduğunu belirtelim. Dog Whistle denen bu kavram 90’larda yaygınlaşmaya başlayıp kimi zaman marjinalize edilmiş grupların başvurduğu ama çoğunlukla sağ siyasetçilerin yasal sıkıntıları aşmak için kullandığı bir popülist hamle. Örneğin Trump’ın “State Rights” söylemi, anayasal düzlemde uygulamaya koyamayacağı kimi ayrımcı, ırkçı, cinsiyetçi yahut göçmen düşmanı pratikleri, eyaletler eliyle devreye sokma propagandasını içeriyor. Fakat State Rights dediğiniz zaman yukarıda saydığım ayrımcı söylemleri dile getirmeden kendi kitlenizi konsolide etmiş oluyorsunuz. Yerel ırkçılarımızın senelerdir sağa sola yazdıkları “#tehcir” ve “#SarıTorba” etiketleri de buna bir örnek. Sosyal medyasında bu etiketleri kullanan birinin genç nesil bir aşırı sağcı olduğuna emin olabilir ve ilişkilerinizi buna göre sürdürebilirsiniz. Artık yeni kavramlar ve kelimeler de cabası.
Yeni bir ifşa mekanizması
Geçtiğimiz günlerde bu yeni söylemlerden birini, sosyokültürel olarak az gelişmiş kimi mahalle ortamlarını tasvir ederken kullanılan “Hırtlar Vadisi” söylemini kullanan Bengi Başer’e açılan davalar, sıradan bir hukuki prosedürü değil aynı zamanda giderek yaygınlaşan bir direnç alanını ifşa edecek pratikleri ortaya koyması bakımından oldukça önemli. Irkçılarımızın ırkçılıklarından utanmadıklarını, yalnızca yeni siyasi konjonktüre has temkinli davrandıklarını biliyoruz çünkü. Yeni bir iklimin inşası, yeni bir ifşa mekanizmasını da zorunlu kılıyor.
Bourdieu’nun simgesel şiddet kavramını üretme motivasyonunu bilmiyoruz fakat Dog Whistle teriminin işaret ettiği simgesellik ondan ödünç alınmış olabilir. Yalnızca köpeklerin duyabileceği ses aralığındaki avcı düdüklerini işaret eden bu terim, siyasi figürlerin kamuoyunu ürkütmeden kendi kitlelerini yanına çağırabilmelerini amaçlıyor. Buradaki istemsiz ironiyi de görmezden gelemiyoruz elbette. Senelerce yasal çekinceler sebepli “Kurt” ve “Bozkurt” diyemeyip “Köpekçiler” söylemini üreten demokrat kamuoyu, bunu yaparken Dog Whistle’a benzersiz bir örnek ürettiğini bilse şimdi kimbilir ne kadar mutlu olurdu.
