JustPaste.it

İSLAM FIKHININ GENİŞLİĞİNE DAİR TARİHTEN ÇARPICI ÖRNEKLER VE FETVALAR

 

بسم الله الرحمن الرحيم، الحمد لله رب العالمين، والصلاة والسلام على رسولنا محمد وعلى آله وصحبه أجمعين

Şüphesiz İslam dini, zaruretleri, ihtiyaçları, normalüstü/şiddetli meşakkati, sıkıntıyı, zorluk, darlık, acizlik ve zayıflık durumlarını, yeterli güç ve imkanın bulunup bulunmadığını gözetmiş, maslahatların elde edilmesini, korunmasını ve tamamlanmasını ve mefsedetlerin def edilmesini ve azaltılmasını temel esas kabul etmiştir. Buna binaen birtakım ruhsatlar vermiş, kolaylıklar getirmiş, genişlik tanımış, bazı farzları hafifletmiş hatta düşürmüş ve bazı haramları işlemeyi mübah kılmıştır.

 

Zira İslam, gerçekçi bir dindir; zamanın, şartların ve durumların değişmesine göre bazı hükümleri de değişir. Vakıayı, koşulları, insanların hallerini gözetmeksizin belli bir zamanda ve dönemde verilmiş bir hükmü ya da bir uygulamayı başka bir zaman ve mekana uyarlayıp dayatmak, ancak hayal dünyasında yaşayan, gerçeklikten uzak bir cahilden sadır olabilir.

 

İslam, amaca/hedefe ulaşabilmek için Allah (azze ve celle)’ye tevekkülü emretmekle birlikte O’nun kevnî sünnetlerini gözetip uymamızı, sebeplere göre hareket etmemizi de emretmiştir. Çünkü sebepler dünyasında yaşıyoruz, her şeyin bir sebebi var, hiçbir şey tesadüfen meydana gelmiyor.

 

İmam Süfyan es-Sevrî (rahimehullah) şöyle demiştir: “Bizim yanımızda ilim, ancak güvenilir birinden gelen ruhsattır (kolaylıktır.) Yoksa insanlara zorlaştırmayı, daraltmayı herkes becerebilir.”

 

Evet, ilim, klasik kitaplarda yazan hükümleri bugün getirip ‘’bunun hükmü şudur, caiz değildir’’ demek, dine bağlılık/takva adı altında sert ve katı fetvalar vermek değildir. İlim, o hükümlerin delillerini bilip, sebep ve illetlerini fehmedip vakıayı da doğru okuduktan sonra buna uygun bir hüküm verebilmektir. Bugün gerçek alim ve fakih kimse, İslam ümmetinin düşman karşısında çok zayıf ve aciz olduğu, zaruretlerin ve ihtiyaçların yayıldığı, insanların dinden cahil bırakılıp uzaklaştığı son derece karmaşık, hassas ve tehlikeli bir süreçte; İslam tarihinde benzeri bulunmayan şu istisnai dönemde, şeriatın verdiği ruhsatları ve geçmiş ulemanın kolaylaştıran fetvalarını, yeni karşılaşılan meseleler üzerinde işleterek ictihat edebilen, İslam’ın ve Müslümanların maslahatlarını gerçekleştirmek için şeriatın müsaade ettiği sınırlarda hikmetli fetvalar verebilen, mümkün olduğunca insanlardan sıkıntıyı kaldıran, önlerini kapatmayan kimsedir. Fıkıh, işte budur. Yoksa ümmet-i Muhammed, hedeflerine giden yolda ilerleme kat edemeyecek, sürekli bir tıkanmışlık ve çıkmazlık içinde olacaktır.

 

Aşağıda, bu fıkhın işletildiğine dair tarihten dikkat çekici birkaç örnek ve fetva zikredeceğiz.

 

1) Taceddin es-Subkî (rahimehullah) ‘’el-Eşbâh ve’n-Nezâir’’ (2/134) isimli eserinde şunları kaydetmiştir:

‘’Bilinmektedir ki, ikrah olmaksızın kafirlerin kıyafetini giymek ve küfür sözü söylemek küfürdür. Ancak Müslümanların maslahatı bunu gerektirir ve bunu yapacak kimseye ihtiyaçları şiddetli olursa, görünen odur ki bu durum ikrah gibi olur.

Buna benzer bir olay Sultan Selahaddin (Eyyubi) zamanında vuku bulmuştur. Şöyle ki; Sayda (Sidon) kralının işi Sultan Selahaddin’e zor gelince ve bu kişi yüzünden tarihçilerin anlattığı üzere Müslümanlar çok zarara uğrayınca, Sultan Selahaddin müslümanlardan iki kişiye Hristiyan kıyafeti giydirdi ve onlara rahip kılığında Sayda’ya gitmeleri için izin verdi. Aslında bu iki kişi, o mel’unu suikast ile öldürmek üzere hazırlanmışlardı. Böylece ona doğru yola çıktılar ve rahip oldukları izlenimiyle (bir süre) yanında kaldılar. Onun yanında küfür sözü söylemeleri de kaçınılmazdı. Nihayet onu öldürdüler ve müslümanları ondan rahatlattılar/kurtardılar. Eğer bunu yapmamış olsalardı, müslümanlar çok yorulacak (sıkıntıya düşecek) ve ona karşı galip geleceklerinden emin olamayacaklardı.’’

 

2) İbn Kesir (rahimehullah) ‘’el-Bidâye ve’n-Nihâye’’ (12/411-412) adlı eserinde şunları aktarmıştır:

‘’Sultan Selahaddin (Eyyubi) tarafından Akka’ya tayin edilen vali Emir Bahaeddin Karakuş, Şaban ayının ilk on gününde Sultana bir mektup yazarak şehirde kalan erzakın ancak Şaban’ın on beşinci gecesine kadar yeteceğini bildirdi.

Mektup sultana ulaşınca Yusuf (Selahaddin) bunu kendi içinde sakladı, onlara açmadı. Çünkü bu durumun yayılıp düşmana ulaştığında müslümanlara saldırmalarından ve kalplerin zayıflamasından endişe ediyordu. O sırada Mısır diyarındaki donanma emirine Akka’ya erzak getirmesi için yazmıştı. Fakat donanmanın çıkışı gecikti.

Nihayet on beşinci gece üç gemi ulaştı. Bu gemilerde, şehir halkına kış boyunca yetecek kadar erzak vardı. Gemiler şehre yaklaşınca Frenk donanması, gemilerle şehrin arasına girmek ve taşıdıkları erzakı yok etmek için harekete geçti. Denizde şiddetli bir çarpışma oldu. Karada müslümanlar gemilerin selameti için Allah (azze ve celle)’ye yalvarıyor, Frenkler ise hem karadan hem denizden bağırıp çağırıyordu.

Sonunda Allah Müslümanlara yardım etti, gemilerini korudu. Rüzgar gemiler için elverişli hale geldi. Gemiler ilerleyip limanı kuşatan Frenk gemilerini ateşe verdiler ve sağ salim şehre girdiler. Şehir halkı ve ordu bu duruma büyük bir sevinçle sevindi.

Sultan, bu üç gemiden önce Beyrut’tan büyük bir gemi hazırlamıştı. Bu gemide dört yüz çuval vardı. Ayrıca çok miktarda peynir, içyağı, kurutulmuş et, ok ve petrol bulunuyordu. Bu gemi, Frenklerden ganimet olarak ele geçirilmiş gemilerden biriydi. Sultan, gemideki tüccarlara Frenk kıyafeti giymelerini emretti. Öyle ki sakallarını tıraş ettiler, bellerine zünnar (Hristiyanların taktığı bir kuşak) bağladılar (ki fakihlerin geneline göre bu küfürdür) ve yanlarına birkaç domuz da aldılar. Bu gemiyle Frenk gemilerine doğru geldiler. Frenkler, onları kendilerinden sandılar. Gemi, yay kirişinden fırlayan bir ok gibi (süratle) ilerliyordu. Frenkler, şehir tarafındaki limanın tehlikesine karşı onları uyardılar. Onlar ise rüzgarın şiddeti yüzünden gemiyi durdurmaya güçlerinin yetmediğini söyleyerek mazeret bildirdiler.

Bu şekilde ilerleyip limana girdiler ve yanlarındaki erzakları boşalttılar. Zira savaş bir hiledir. Böylece liman hayırla doldu ve bu erzak, Mısır’dan gelen o üç gemi ulaşıncaya kadar şehir halkına yetti.’’

 

3) ‘’Vâkidî'nin ‘’Futûhu'ş-Şâm’’ adlı eserinde geçtiği üzere; Sahabiler (radiyallahu anhum) fetihler sırasında hile olarak Rumların elbiselerini ve haçlarını giyiyorlardı. Hatta bazen büyük haçı önlerinde taşımışlardır. Böylece karşı tarafa kendilerinin Rumlardan olduğu zannı veriyorlardı ve sonra onlara kendi yurtlarında aniden saldırıyorlardı. Vâkidî bunu kitabın birçok yerinde zikretmiştir.

Eğer bu, Müslümanların izzet ve güçlerinde olduğu talep (saldırı) cihadında caiz görülmüşse, müslümanların kuşatıldıkları, sıkıntı, zorluk ve bela içinde oldukları, yeryüzü milletlerinin ve din düşmanı Haçlıların, Yahudilerin ve dostlarının Müslümanlara saldırdığı, bütün bunların üstünde gıdasız ve ilaçsız oldukları ve bununla birlikte kendilerine yardım etmek isteyen müslümanların engellendiği, hatta yardım etmek için yola çıkıp beldelerine geçmek isteyenin cezasının, din tanımayan, müslümana karşı ne bir hürmet ne de bir ahit gözetmeyenler tarafından öldürülmek olduğu bir def (savunma) cihadında bunun caiz olması evleviyetle kabul edilir.’’ (Şeyh Ebu’l-Velîd el-Ensârî el-Ğazzî, Rasâilu’s-Suğûr; 5. Risale.)

 

4) ‘’Hanefiler sahih kabul ettikleri görüşlerine göre, Malikiler mezhepte tercih edilen görüşe göre ve Şafiilerin çoğunluğu şu kanaattedir: Kafirlerin kendisiyle Müslümanlardan ayırdedildikleri şiarları olan kıyafetlerinde onlara benzeyen kimsenin zahirde, yani dünya hükümlerinde küfrüne hükmedilir. Dolayısıyla kim Mecusilerin takkesini başına koyarsa kafir olur. Ancak bunu ikrah zarureti sebebiyle veya sıcağı ya da soğuğu def etmek için yaparsa kafir olmaz. Aynı şekilde Hristiyanların zünnarını (bel kuşağını) taktığında da kafir olur, ancak bunu savaşta hile (kafirleri kandırmak) amacıyla, Müslümanlar için düşmanın durumlarından haberdar olmak veya benzeri bir maksatla yaparsa kafir olmaz.

Kafir olması şu hadisten ötürüdür: “Kim bir kavme benzerse o da onlardandır.” Çünkü kafirlere has kıyafet küfür alametidir; onu ancak küfrü benimseyen kimse giyer. Alametle çıkarımda bulunmak ve onun gösterdiğine göre hüküm vermek, aklen ve şeriatta kesin olarak kabul edilmiştir.

Dolayısıyla bir kimsenin zünnarı, küfrün hakikatine inandığı için değil de, mesela esirleri kurtarmak için daru’l-harbe girmek amacıyla bağladığı bilinirse, onun küfrüne hükmedilmez.’’ (el-Mevsûatu’l-Fıkhiyyetu’l-Kuveytiyye)

 

Bir Soru

Buraya kadar zikredilen nakillerden, ikrah derecesine varmayan zaruret, şiddetli ihtiyaç, normalüstü bir meşakkat/sıkıntı veya dini ya da dünyevi bir maslahat sebebiyle her türlü küfür sözü söylemenin ve küfür fiili işlemenin caiz olduğu sonucu çıkarılabilir mi?

Cevap

Bir önceki nakilde görüldüğü üzere fakihler, haç takmak, zünnar bağlamak gibi kafirlere has kıyafet giymenin küfür olmasının illetini ‘’kişinin küfrüne alamet’’ diye belirlemişlerdir. Yani kafirlerin kıyafetlerini giymek, kendi zatında küfür olmayıp kişinin küfrüne delalet ettiği, küfrü irade ettiğini gösterdiği için küfürdür. Dolayısıyla bu küfür alametleri, ikrah halinin dışındaki -nakillerde geçen- durumlarda işlenebilir. Çünkü bu durumlarda kişinin küfrüne alamet olmaktan çıkmakta, yani illet ortadan kalkmaktadır. İllet yok olunca da küfür hükmü kalkar.

Bu tür küfürlerin dışında bir de ‘’kendi zatında’’ açık küfürler ve şirkler vardır. Bu küfürler hakkında şuna itikad ediyoruz: Bunları işlemek, ikrah dışında hiçbir sebeple mübah olmaz, sadece ikrah durumunda mübah olur. Zira maslahatların en büyüğü tevhid maslahatıdır, dinin aslını korumaktır. Tevhid, dinin en büyük aslı, en önemli sabitesidir. Mefsedetlerin en büyüğü ise şirk mefsedetidir, küfre girerek dinin aslının yok olmasıdır.

Hatta Şeyhimiz Ebu Katade Filistini (hafizahullah) ‘’Cu’netu’l-Mutayyibîn’’ isimli eserinde bunda icma edildiğini söylüyor:

"Küfür, icma ile sadece ikrah sebebiyle caiz olur, ihtiyaç ve zaruretten ötürü caiz olmaz. Fakat zaruretten ötürü caiz olan haram ise böyle değildir."

O halde, eğer bir kimse kendi zatında açık bir küfür sözü ya da küfür fiili olduğunu kabul etmesine rağmen zaruret, ihtiyaç ya da maslahat gerekçesiyle mübah olacağını düşünerek o küfrü işlerse, bunu kabul etmez reddederiz. Lakin tekfir de etmeyiz. Zira bu düşüncede olan kimseler, -birazdan zikredeceğimiz- Muhammed b. Mesleme’nin (radiyallahu anh) Ka’b b. Eşref’i öldürmesi kıssası gibi bazı delillere dayandıkları; tevil ve şüpheleri bulunduğu için tekfir edilmeleri caiz değildir.

Nitekim ilk olarak yaptığımız nakilde Taceddin es-Subki’nin bu düşüncede olduğu anlaşılıyor. O şöyle demişti: ‘’Bilinmektedir ki, ikrah olmaksızın kafirlerin kıyafetini giymek ve küfür sözü söylemek küfürdür. Ancak Müslümanların maslahatı bunu gerektirir ve bunu yapacak kimseye ihtiyaçları şiddetli olursa, görünen odur ki bu durum ikrah gibi olur.’’

Yine bazı Hanbeliler, büyü yapılmış kişide bulunan sihri zaruret durumunda sihirle çözmeye cevaz vermişlerdir. Yani sihirden kurtulmak için büyücüden şirk koşarak/küfür işleyerek sihir yapmasını istemeyi; zaruret nedeniyle küfürle/şirkle tedavi olmayı caiz görmüşlerdir. Hatta tabiinin büyüklerinden olan Said b. Müseyyeb'ten (rahimehullah) buna cevaz verdiği nakledilmiştir.

Burada dikkate alınması gereken bir husus da, nelerin ikrah’dan sayılacağıdır. Malum ki fakihler, ikrah’ın sınırı, şartları ve zâbıtları konusunda çok ihtilaf etmişlerdir… Dolayısıyla kimilerine göre bir durum ikrahtan sayılıp küfür işlemek mübah görülürken, başkalarına göre ise ikrah sayılmayabilir. Allahu A’lem.

 

5) Nureddin Zengi’nin Rafizî Batınî Zındık Kafir Ubeydîler’e (Fâtımîler’e) Yardım Etmesi ve Selahaddin Eyyubi’nin Fâtımi Devletinde Vezir Olup Şii Devletini Yıkması

Mısır'daki Şii Fâtımi devleti, ülkedeki iç karışıklık nedeniyle süratle çöküyordu, son demlerini yaşamaktaydı. Ülkeyi, halife adına vezirler yönetiyordu (asıl güç vezirlerin elindeydi.)

Haçlılar Mısır'a çıkarma yaptılar. Fatımi devleti'nin Haçlılara karşı koyma imkanı yoktu. Bu yüzden Nureddin Zengi’den (Sünni Zengiler’den) yardım istediler. Nureddin Zengi, bu yardım teklifini geri çevirmedi ve komutanlarından Şirkuh'un emrine ordu vererek onu Mısır'a gönderdi. Şirkuh Mısır’a giderken yanına yeğeni Selahaddin Eyyubi’yi de (rahimehullah) almıştı. Zengi ordusu ile Haçlı ordusu karşı karşıya geldiler. Komutan Şirkuh, Haçlı ordusunu ağır bir yenilgiye uğrattı. Böylece İskenderiye şehri Zengilerin eline geçti. Sonra Şirkuh, başkent Kahire'nin üzerine yürüdü ve burayı da Haçlılardan temizledi.

Şii Fatımi halifesi, komutan Şirkuh'u vezir tayin etti. Şirkuh vefat edince, yerine vezirliğe Selahaddin Eyyubi getirildi.

Selahaddin Eyyubi, bir taraftan Nureddin Zengi’nin Mısır ordusu komutanıyken, diğer taraftan Şii Fatımi halifesinin veziri idi. Mısır’ı bağımsız bir hükümdar gibi idare etmeye başladı. Fatımi sarayındaki Şiiler, Onu iktidardan düşürmek için Haçlılardan yardım istedilerse de Selahaddin kısa sürede bütün rakiplerini ortadan kaldırdı. Böylece Selahaddin Mısır'a tam anlamıyla hakim oldu.

Nihayet Nureddin Zengi'den gelen emir üzerine Mısır’da okunan hutbeleri, Fatımi halifesi değil, Abbasi halifesi adına okuttu ve böylece 1171 yılında Şii Fatımi Devleti'ne son verdi.

Aynı yıl içinde Şii halifesi Âdid’in ölmesiyle Fatımi devleti resmi olarak yıkılınca Selahaddin Mısır’ın yegane hakimi haline gelerek Nureddin Zengi’ye bağlı Mısır sultanı oldu.

 

Selahaddin Eyyubi, Kafir Ubeydîler’in (Fâtımîler’in) Son Halifesi Âdid’in Ölümüne Çok Üzülmüş, Cenazesine Katılmıştı! Selahaddin, Emirlerinde Ona İtaat Ederdi!

İbn Kesir (rahimehullah) ‘’el-Bidâye ve’n-Nihâye’’ adlı eserinde (12/329) şunları kaydetmiştir:

‘’Ubeydîlerin son halifesi Âdid, habis (kötü/şerli) bir Şii idi. Eğer imkanı olsaydı Ehl-i Sünnet’ten gücünün yettiği herkesi öldürürdü.

Sonra Âdid hastalandı ve Aşura gününde vefat etti. Sultan Selahaddin onun cenazesine katıldı, taziyesinde bulundu, onun için ağladı ve üzüldü; ondan büyük bir hüzün hali göründü. Kendisine emrettiği şeylerde ona itaatkar idi. Âdid cömert, eli açık biriydi. Allah onu bağışlasın.

Âdid ölünce, Selahaddin içindekileriyle birlikte sarayı hakimiyeti altına aldı. Âdid’in ailesini saraydan çıkarıp kendilerine tahsis ettiği bir konağa yerleştirdi. Hilafetin ellerinden çıkmasına karşılık olarak onlara erzak, iyi/güzel nafakalar ve memnun olunan bir yaşam sağladı. Selahaddin, Âdid hayattayken Mısır’da hutbeyi Abbasiler adına okuttuğuna pişmanlık duyuyordu. Vefatından sonraya kadar sabretseydi ya! Fakat bu takdir edilmiş bir kaderdi.’’

(İbn Kesir’in sözleri burada bitti.)

Selahaddin Eyyubi’nin, kafir Ubeydilerin halifesi, habis bir Şii, gücü yetse ehl-i sünnetin hepsini öldürecek birinin cenazesine katılması ve İbn Kesir’in o halife için: ‘’Allah onu bağışlasın’’ demesi dikkat çekicidir. -Allahu a’lem- ya o halife’yi tekfir etmiyor, müslüman bidat ehli görüyorlardı, ya da hata etmişlerdir.

Selahaddin’in Şii halifeye emirlerinde itaat etmesini, küfür olmayan şeylerde itaat olarak anlamak gerekir.

Ayrıca Selahaddin’in, Âdid hayatteyken hutbede artık onun isminin anılmayıp Abbasi halifesi adına hutbeyi okuttuğuna pişman olması ve İbn Kesir’in de bu pişmanlığında onu haklı bulması da üzerinde düşünülebilecek bir nokta.

 

6) Şeyhu’l-İslam İbn Teymiyye (rahimehullah), Müslümanların beldelerini işgal eden kafir Tatarların altında/onlardan görev alarak kâdılık yapmanın caiz olduğunu şöyle ifade etmiştir:

‘’Çokça olmaktadır ki, bir kimse (kafir Tatarların işgal ettiği müslüman bir beldede) Müslümanlarla Tatarlar arasında kâdılık, hatta yöneticilik görevi üstleniyor. Bu kimsenin içinde (kalbinde) kendisiyle amel etmek (hükmetmek, uygulamak) istediği adalet olan işler vardır, ama buna (yani şeriatın bazı hükümleriyle hükmetmeye/uygulamaya) imkanı yoktur, hatta orada onu bundan engelleyen kimseler bulunur. Allah hiç kimseyi gücünün yettiğinin üstünde bir şeyle mükellef tutmaz.’’ (Mecmûu’l-Fetâvâ, 19/218)

 

7) İbn Teymiyye (rahimehullah) Yöneticinin, İmkanı Yoksa Haramlar İşleyebileceğini, Daha Hafif Olan Zulme Bulaşarak Zulmü Sürdürebileceğini Söylüyor!

‘’Genel sultanlık (baş yöneticilik, hükümdarlık) veya sultanlığın kolları olan emirlik, valilik, kâdılık ve benzeri görevlerde bulunan kimsenin, kendisine vacip olan şeyleri yerine getirme ve haram olan şeyleri terketme imkanı yoksa, ama bunları yapmayı da kastediyorsa, böyle bir kimseye bu görevi üstlenmesi caizdir, hatta bazen vacip bile olabilir. Zira üstlenilen görev eğer ki düşmanla cihat etmek, ganimetleri taksim etmek, hadleri uygulamak ve yolların güvenliğini sağlamak gibi maslahatlarının gerçekleştirilmesi vacip olan bir görev ise, bu görevi yerine getirmek vacip olur.

Eğer bu görevi yapmak, hak etmeyen bazı kimselerin göreve getirilmesini, helal olmayan bazı şeylerin alınmasını ve verilmemesi gereken bazı kimselere verilmesini zorunlu kılıyorsa ve bunları yapmama imkanı yoksa, bu durum “vacip veya müstehabın ancak kendisiyle tamamlanabildiği şey de vacip ya da müstehap olur” kaidesine girer. Şu kayıtla ki, bunun zararı, o vacibin ya da müstehabın faydasından az/küçük olacak.

Hatta görev vacip olmasa ve zulüm içerip bu görevi üstlenen kimse zulmü devam ettiriyorsa, sonra bir şahıs bu görevi, zulmü hafifletmek ve daha büyük bir zulmü, daha hafif olanını yüklenerek bertaraf etmek kastıyla üstlenirse, bu niyetle yaptığı iş güzel sayılır. Daha şiddetli bir kötülüğü def etme niyetiyle kötülüğü yapması iyi olarak değerlendirilir.

Bu mesele, niyetlere ve maksatlara (iyi ya da kötü oluşuna) göre değişir...’’ (Mecmûu’l-Fetâvâ, 20/54)

Sonra İbn Teymiyye, Yusuf (aleyhisselam)’ın kafir Mısır kralından ülke hazinelerini yönetme görevini istemesini örnek veriyor.

 

Bir Soru

Bu getirdiğiniz nakiller, şirk parlamentosuna girmenin, günümüz küfür sisteminde yönetici olmanın caiz olduğunu savunanları desteklemiyor mu?

Cevap

Hayır, bu nakiller onların düşüncesinin doğru olduğunu göstermiyor. Bunun cevabını ‘’Şeriatın Aşamalı Tatbikinin Ya da Güç Olmadığı İçin Tam Uygulayamamanın Delilleri’’ başlıklı yazımızın 3. delilinde vermiştik.

Lakin, şeriatı hakim kılmak veya küfrü şirki zülmü azaltmak, İslam ve Müslümanların önünü açmak amacıyla küfür sisteminde yönetici olanlardan laikliği demokrasiyi liberalizmi benimsemeyip şeriatın hakim olması gerektiğine inandıkları bilinen kimselerin bu nakillere ve daha başka delillere dayanması, onların tekfir edilmemesini gerektirir.

 

8) Takiyye Ruhsatı

Allah (azze ve celle) Âl-i İmrân suresinin 28. ayetinde kafirleri dost edinmekten nehyetmiş, ancak kafirlerden korkma/sakınma (takiyye) durumunun bundan istisna olduğunu belirtmiştir.

Bu ayetin tefsirinde alimlerin sözlerini okuduğumuz zaman ortaya çıkan mana şudur:

Kafirler size karşı üstün ve baskın durumda olup onlar karşısında zayıf kaldığınız zamanlarda ve yerlerde düşmanlarınızdan korkarsanız, onlara dost gibi görünebilirsiniz; tatlı dille yumuşak konuşarak, onlara nazik davranarak, yüzlerine gülerek dostluk gösterebilirsiniz. Şerlerinden sakınmak, canınıza, malınıza ya da ırzınıza gelebilecek bir tehlikeden korunmak, kötülüklerini def etmek için takiyye yapmanız, böylece onları aldatıp şaşırtmanız caizdir.

Takiyye, küfür sözü ve fiilini mübah kılmayıp bu ancak ikrah durumunda caizdir.

 

- Buhari (rahimehullah) Sahih’inde Ebu’d-Derda (radiyallahu anh)’ın şöyle dediğini nakletmiştir:

“Biz birtakım kimselerin yüzlerine güleriz, ama kalplerimiz onlara lanet eder.”

 

- Maliki ulemasından İbnu’l-Arabî (rahimehullah) ‘’Ahkâmu'l-Kur'ân’’ adlı tefsirinde ayetteki takiyye istisnasına şöyle mana vermiştir:

‘’Yani eğer onlardan korkarsanız o halde inanarak değil de dış görünüşünüzle onlara yardım edin, onlara dostluk gösterin ve onların şer ve eziyetlerini kendinizden uzaklaştıracak sözler söyleyin.’’

 

- Ebubekir İbn Fûrek (rahimehullah) ‘’Makâlâtu’l-Eş’arî’’ adlı eserinde şöyle demiştir:

“(İmam Ebu’l-Hasen) el-Eş’arî, yöneticinin, düşmanları kendisine galip geldiği ve elindeki teçhizatla onları def etmesi mümkün olmadığı zaman takiyye yapmasına cevaz verirdi.”

 

- Kâdı Ebu Ya’lâ (rahimehullah) ‘’el-Mu’temed’’ adlı kitabında şöyle söylemiştir:

“Korku halinde yöneticinin takiyye yapması caizdir. Korku yoksa takiyye yapması caiz değildir.”

 

9) Kadına Bakmak ve Savaşta İpek Giymek, Maslahat ve İhtiyaç Sebebiyle Mübah Olur

Alimlerimizin koyduğu meşhur bir kaide şöyledir:

مَا حُرِّمَ سَدًّا لِلذَّرِيعَةِ يباح لِلْمَصْلَحَةِ الرَّاجِحَةِ وَلِلْحَاجَةِ

‘’Seddu’z-Zerîa amacıyla (harama götüren vesileyi/yolu kapatmak için, harama sevketmesin diye) haram kılınan şeyler, râcih (zararına baskın gelen, zararından daha büyük) bir maslahattan ve ihtiyaçtan ötürü mübah olur.’’

 

İslam’da haramlar, ‘’maksat/gaye haramları’’ ve ‘’vesile haramları’’ olmak üzere ikiye ayrılır:

Maksat/Gaye haramları, zatından ötürü haram kılınan, kendisinin kastedildiği, kendi zatında haramlardır. İçki, zina, murdar hayvanı, domuz eti, nesîe (veresiye) faizi gibi. Bu haramlar kaidemize dahil olmayıp ancak zaruret durumunda caizdir, ihtiyaç ve maslahat sebebiyle mübah olmaz.

Vesile haramları ise, kendisi haram olmayıp başkasından dolayı, harama götürdüğü için haram kılınmış vesilelerdir.

İşte vesile haramları, ihtiyaç durumunda ve racih bir maslahatı elde etmek için mübah olmaktadır.

 

Bunu iki örnekle açıklayalım:

1) Yabancı kadınlara bakmak, kendi zatında haram olmayıp zinaya götürdüğü için haram kılınmıştır. Lakin nikahlamak kastıyla veya şahitlik yapmak için bakmak caizdir. Aynı şekilde doktorun tedavi etmek için hasta kadının avret yerine bakması mübahtır.

 

2) Malum olduğu üzere ipek giymek erkeklere haramdır. Fakat ipek kendi zatında haram değildir. Zira ipek aslında güzel ve süs sayılan bir giysidir. Ancak kadınlara benzemeye götüren bir vesile olduğu için bu yolu engellemek amacıyla haram kılınmıştır.

 

Dolayısıyla vücuttaki kaşıntıyı hafifletmek veya bitleri uzaklaştırmak veyahut soğukluğu def etmek için ipek giymek caizdir.

 

Keza ipek giymek, kafirlerle yapılan savaşta da caizdir. Şeyh İbn Useymin (rahimehullah) şunları söylemiştir:

‘’Savaşta ipek giymek caizdir. Çünkü bunda kafirleri öfkelendirmek vardır. Şöyle ki, kafirler müslümanları bu elbiseyle gördükleri zaman öfkelenir, maneviyatları kırılır ve müslümanların nimet içinde (zengin) olduklarını anlarlar ve aynı zamanda müslümanların savaşı umursamadıklarını düşünürler (müslümanlardan korkarlar.) Zira ipekle süslenen bir adam lisan-ı haliyle adeta: “Ben savaşı önemsemiyorum, bu yüzden gidip bu yumuşak elbiseyi giydim” demektedir. Nitekim geçmişte müslümanlar, savaşta bazen sarıklarının üzerine devekuşu tüyü takarlardı ki kişinin cesur olduğu ve savaşı umursamadığı bilinsin.’’ (eş-Şerhu’l-Mumti’ alâ Zâdi’l-Mustakni’)

 

10) Dört mezheb fakihleri açık bir şekilde ifade etmişlerdir ki; Eğer yönetici, kafirlerin İslam beldesini işgal etmelerinden korkarsa, şerlerini müslümanlardan def etmek amacıyla/İslam’ın ve müslüman halkın maslahatı için onlara mal vererek barış anlaşması yapması caizdir. Halbuki kafir düşmana mal vermek aslında caiz değildir. Zira bu malı müslümanlarla savaşta ve haramlar işlemekte kullanabileceklerdir ve bu, İslam ve müslümanlar için bir zillettir. Ancak zayıflık ve tehlike (zaruret) durumunda caiz olur.

Nitekim Hendek savaşında kabileler Medine’yi kuşattığında Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem) Sa’d b. Muaz ve Sa’d b. Ubade’yle, kuşatmaya katılan düşman birliklerinden birine yıllık Medine hurmasının üçte birini vererek düşmanı saf dışı bırakma hakkında istişare etmiştir. Eğer zaruret durumunda düşmana mal vermek caiz olmasaydı Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem) bu konuda istişare etmezdi.

İbnu’l-Ezrak (rahimehullah) ‘’Bedâiu's-Silk’’ adlı kitabında şunları nakletmiştir:

“İmam Evzâî’den naklettiklerine göre Emevi halifesi Abdulmelik b. Mervan, zorba bir hükümdara (Rumların kralına) her gün 1000 dinar, başka bir kavme de her hafta 1000 dinar verirdi. Bu olay, Abdullah İbnu’z-Zübeyr (radiyallahu anh) zamanında gerçekleşmiştir. Ve bunu Muaviye de (radiyallahu anh) Sıffîn günlerinde (Ali -radiyallahu anh- ile yaptığı savaş sürecinde Rumlara mal vererek) yapmıştır.

 

11) ‘’İbn Teymiyye’nin (rahimehullah) ‘’İktidâu’s-Sırâti’l-Mustakîm’’ adlı kitabında zikrettiği üzere; müslümanın, kafirlerin dış görünüşlerine muhalefet etmesi, ancak -cihad etmek ve onları cizye’ye ve aşağılanmaya mecbur etmek gibi- dinin üstün ve yüce olduğu zamanlarda söz konusu olur. Müslümanlar ilk dönemlerde zayıf iken onlara muhalefet etmek meşru kılınmamıştı. Din tamamlanıp üstün gelince o zaman onlara muhalefet etmek meşru kılındı.

İbn Teymiyye'nin bu söyledikleri nesh edilmiş (hükmü kaldırılmış) değildir. Aksine, illet ne zaman bulunursa hüküm de bulunur.

Mücahidlerin bugün buna ihtiyacı çoktur. Özellikle de zulmün yaygınlaşması ve düşmanın müslümanlara egemen olmasıyla birlikte.

İbn Teymiyye (rahimehullah) bu hükmün genel oluşuna şu sözüyle işaret etmiştir:

“Bugün bir müslüman, bir savaş yurdunda veya savaş halinde olmayan bir küfür yurdunda bulunsa, dış görünüşte onlara muhalefet etmekle emrolunmaz. Çünkü bunda ona zarar vardır. Hatta bazen, eğer bunda onları dine davet etmek, işlerinin/durumlarının iç yüzünü öğrenip müslümanlara haber vermek veya zararlarını müslümanlardan engellemek gibi salih amaçlar, dinî bir maslahat varsa, onlara dış görünüşlerinde katılması müstehab, hatta vacip bile olabilir.”

(Şeyh Ebu’l-Velîd el-Ensârî el-Ğazzî, Rasâilu’s-Suğûr; 5. Risale.)

 

12) Fayda veren bir yalanı söylemek meşru kılınmıştır. Haccac b. İlât’ın (radiyallahu anh) Mekke’deki mallarını toplamak amacıyla Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)’den, müslüman olduğunu bilmeyen Kureyş müşriklerine yalan söylemesi için izin isteyip ona izin vermesi bunun bir delilidir. Yine insanların arasını düzeltmek için yalan söylemek de bundandır. Zarar veren bir doğruyu söylemek ise haram kılınmıştır.

 

13) Ka’b b. Eşref kıssasında, Muhammed b. Mesleme (radiyallahu anh) ona yaklaşıp öldürebilmek amacıyla Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’den kendisi aleyhinde bir şeyler söylemesi için izin istemiş, O da ona ve öldürme işinde onunla beraber olanlara: ‘’Dilediğinizi söyleyin’’ diyerek izin vermiştir. Ve Muhammed b. Mesleme, Nebi’den şikayetçiymiş gibi sözler söyledi.

Hafız İbn Hacer (rahimehullah) şöyle demiştir:

‘’Vâkidî’nin rivayetinde şöyle geçmektedir: Kâ'b, (Muhammed b. Mesleme’nin beraberindeki) Ebu Nâile’ye şöyle dedi: ‘’İçindekini bana söyle, Onun hakkında ne yapmak istiyorsunuz?’’ Ebu Nâile şöyle cevap verdi: “Onu yüzüstü bırakmak ve Ondan vazgeçmek istiyoruz.” Kâ'b da şöyle dedi: “Beni sevindirdin.”

 

14) Kafirlerle birlikte küfrün sancağı altında/onların safında başka kafirlere karşı savaşmanın caiz olduğunu söyleyen alimlerin sözleri.

Halbuki bu savaşla kafirlerin maslahatları gerçekleşecek, hakimiyetleri güçlenecek/genişleyecek, küfür düzeni korunacak, şirk kanunları hakim olmaya devam edecektir. Yani bu şekilde küfre ve kafirlere yardım edilip destek olunmasına ve kafir ordunun sayısı çoğaltılmasına rağmen kimi alimler, kişi kendisi ve müslümanlar için endişelendiğinde daha büyük şerri def etmek için onlarla birlikte savaşmayı caiz görmüşlerdir. Aynı şekilde esir bir müslüman onlarla birlikte savaştığı takdirde serbest bırakılacaksa savaşmasına cevaz vermişlerdir.

İbn Hacer el-Heytemi ise hiçbir zaruret ve ihtiyaç olmadığı halde bile kafirlere zarar vermek niyetiyle bunun caiz olduğunu söylemiştir.

Bu mesele ictihadidir. Alimlerden buna en fazla ‘’haram’’ diyen olmuştur. Onlardan hiç kimse bunu küfür görmemiş, muhalifini tekfir ve tebdî’ etmemiştir.

 

1) Meşhur hadis imamı Ebu Davud, İmam Ahmed b. Hanbel’den (rahimehumallah) şöyle nakletmiştir:

 

‘’Ahmed’e dedim ki: “Şayet bir düşman Konstantiniyye halkına inip (şehri kuşatsa) ve (kafirlerin) kralı (müslüman) esirlere: ‘’Çıkın, savaşın, size şunu şunu vereceğim’’ dese (onunla birlikte savaşmaları caiz midir)?”


Ahmed şöyle dedi: “Eğer ‘sizi serbest bırakacağım’ derse, kurtulmaları umularak bunda bir sakınca yoktur.”


Dedim ki: “Peki şayet (kral): ‘’Size (mal/dünyalık) vereceğim ve iyilikte bulunacağım’’ derse, onunla birlikte savaşırlar mı?”


Dedi ki: Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle demiştir: “Kim, Allah’ın kelimesi en yüce olsun diye savaşırsa işte o Allah yolundadır.” (Bu durumda ne olacağını) bilmiyorum.’’ (Mesâilu’l-İmam Ahmed, sy: 248)

 

Görüldüğü üzere İmam Ahmed, müslüman esirlerin, kendilerine mal/dünyalık verilmesi ve iyilikte bulunulması karşılığında kafirlerle birlikte savaşmalarının caiz olup olmaması hakkında durmuş, çünkü bu durumda savaşmak Allah’ın kelimesini yüceltmek amacıyla savaşmak olmayacağı için ‘bilmiyorum’ demiştir. Buna rağmen eğer kral serbest bırakma sözü vermişse onunla birlikte savaşmanın caiz olacağını, ama ‘serbest bırakacağım’ demeyip de mal/dünyalık verip iyilikte bulunma sözü vermişse bunun hükmünü ise bilmediğini söylemiştir.

 

2) Hanbeli fakihlerinden el-Buhûtî (rahimehullah) şöyle demiştir:

 

“Kafirlere, yine kafirlerden olan bir düşmana karşı yardım etmek haramdır. Ancak onların şerrinden korkma durumu ise bundan müstesnadır (caizdir.)” (Keşşâfu’l-Kınâ’, 3/57)

 

3) İmam Ebu Hanife’nin talebesi İmam Muhammed (rahimehumallah) şunları kaydetmiştir:

 

“Şayet harb ehli (kafirler) esirlere: ‘Bizimle birlikte diğer müşrik düşmanımıza karşı savaşın’ derse ve onlar da kendileri için bu diğerlerinden endişe ederlerse, savaşmalarında bir sakınca yoktur. Çünkü bu durumda kendilerinden öldürülme tehlikesini def etmektedirler. Zira ellerinde bulundukları kimselerden emin olsalar bile, ellerine düşmeleri halinde diğerlerinden emin değildirler. Bu yüzden, kendilerinden şerri def etmek için onlarla savaşmaları helal olur.

Şayet onlara: ‘Bizimle birlikte düşmanımıza karşı savaşın, savaşımız bittiğinde sizi serbest bırakalım’ derler ve onların doğru söylediklerine kanaat getirirlerse, onlarla birlikte savaşmalarında bir sakınca yoktur. Çünkü bu şekilde kendilerinden esareti defetmiş olurlar.” (es-Siyeru’l-Kebîr, 4/1516)

 

4) Hanefi fukahasından el-Cessâs (rahimehullah) büyük imamlardan şunları nakletmiştir:

 

‘’Ashabımız (Hanefiler) ‘gayrimüslim ülkeye emanla girmiş müslümanın müşriklerle birlikte savaşması’ hakkında şöyle demiştir: Müşriklerle birlikte savaşmaları doğru değildir. Çünkü (bu durumda) baskın olan şirk hükmüdür. Bu, Malik’in görüşüdür.

 

Süfyan es-Sevri ise: ‘’Onlarla birlikte savaşırlar (caizdir)’’ demiştir.

 

Evzâi ise şöyle söylemiştir: ‘’Ancak şu şartla savaşırlar: Eğer galip gelirlerse kendilerini İslam yurduna geri göndermeyi şart koşarlarsa.’’

 

Şâfiî’nin bu konuda iki görüşü vardır.” (Şerhu Muhtasari’t-Tahâvî, 3/454)

 

5) Serahsi (rahimehullah) ‘’el-Mebsût’’ isimli eserinde (10/97-98) şöyle söylemiştir:

‘’Eğer müslümanlardan bir topluluk, darul harp’te (kafirlerin yurdunda) eman altında bulunurken o yurda harb ehli (başka kafirler) saldırırsa, bu müslümanların onlarla savaşmaları helal olmaz. Çünkü savaşta canı tehlikeye atmak söz konusudur ki bu ancak Allah (azze ve celle)’nin kelimesini yüceltmek ve dini aziz kılmak amacıyla helal olur. Oysa burada bu durum mevcut değildir, zira müşriklerin hükümleri onlara galip olup müslümanlar İslam hükümleriyle hükmedemezler. Bu durumda savaşmak, görünüşte şirk kelimesini yüceltmek için olmaktadır ki bu helal değildir. Ancak kendileri için o saldıranlardan endişe ederlerse, o zaman şirk kelimesini yüceltmek için değil, kendilerini savunmak için onlarla savaşmalarında bir sakınca yoktur.

Bu meselede asıl olan Cafer (radiyallahu anh) hadisidir. O, Habeşistan’da Necaşi’ye yönelen düşmana karşı savaşmıştır. Bunu yapmasının sebebi, o gün müslümanlarla birlikte Necaşi’nin yanında güven içindeyken düşmandan kaynaklı kendisi ve müslümanlar için endişelenmesiydi. Buradan anlıyoruz ki, korku durumunda savaşmakta bir sakınca yoktur.”

Serahsi’nin Cafer hadisi diye bahsettiği hadis, doğrusu Zübeyr b. Avvam (radiyallahu anh) hadisidir. Bu hadisi İmam Ahmed Müsned’inde ve İmam Beyhaki ‘’es-Sünenu’l-Kubrâ’’, ‘’Delâilu’n-Nubuvve’’ ve ‘’Ma’rifetu’s-Süneni ve’l-Âsâr’’ isimli eserlerinde rivayet etmiştir. Beyhaki, senedinin hasen olduğunu belirtmiştir.

 

6) İbn Hacer el-Heytemi’ye (rahimehullah) soruluyor:

 

“Şayet müslümanlar, hiçbir zaruret ve ihtiyaç olmaksızın iki kafir topluluktan birine aralarındaki savaşta yardım eder, onlarla birlikte diğerlerine karşı savaşırlarsa ve bu savaşta öldürür veya öldürülürlerse, bu caiz midir, değil midir? Müslüman, kafiri öldürdüğü için veya kendisi öldürüldüğü için ecir alır mı? Ve bu durumda ona yıkanmaması ve cenaze namazı kılınmaması noktasında şehit muamelesi yapılır mı?

 

el-Heytemi cevaben şunları söylemiştir:

 

‘’…Eğer bir veya daha fazla müslüman, bu iki topluluktan birine yardım eder ve savaşta kafirlerden biri onu öldürürse, bu kimse şehittir; yıkanmaz ve üzerine namaz kılınmaz. Ve eğer Allah’ın kelimesi en yüce olsun diye savaşırsa ona sevap vardır.

 

Bütün bu söylediklerimizde, kendi isteğiyle savaşa çıkan kimse ile zorlama olmaksızın kafirlerin kralının talebi üzerine çıkan kimse arasında hiçbir fark yoktur.’’ (el-Fetâva’l-Kubrâ el-Fıkhiyye, 2/25)

 

Kitabın başka yerinde el-Heytemi şunları eklemiştir:

‘’Müslümanların, iki (kafir) topluluktan her birine karşı savaşmaları veya onlardan birine karşı savaşmaları caizdir. Ancak bu, diğer topluluğa yardım etme kastıyla değil, bilakis İslam’ın kelimesini yüceltmek ve Allah Teala’nın düşmanlarına zarar vermek kastıyla olmalıdır. Kim bunu bu niyetle yaparsa, mücahid sevabı elde eder.” (4/222)

 

7) Şeyh Süleyman el-Ulvan'ın (Allah onu esaretten kurtarsın), Irak işgali sırasında Amerika’ya karşı tağut Saddam Hüseyin’in/Baas rejiminin ordusu ile birlikte, kafirlerin sancağı altında savaşmanın caiz olduğu fetvası:

 

Soru

 

Bizler Irak’taki Sünni kardeşleriniz olarak geneli Baas partisi üyeleri veya Irak ordusunda görevli subayların idaresinde olan gönüllü halk merkezlerine katılmanın hükmünü soracaktık. Eğitim verilen ve silah temin edilen bu merkezlere katılmadığımız takdirde ülkemize giren düşmanlarla mücadeleye, Amerikalı ve İngiliz kuvvetlerine karşı dönen savaşa katılma imkânımız da kalmıyor. Bu merkezlere katılmanın hükmü nedir?

 

Cevap

 

Bizler, dünyanın her köşesindeki Müslümanları, Iraklı halka kâfirlere karşı yardım etmeye ve söz konusu kâfirlerin Müslümanların ülkesinden çıkarılması için destek sağlamaya teşvik ediyoruz. İlim ehli, savunma cihadı için herhangi bir şart koşmamış ve bunun için şer’i (meşru) bir bayrağı vacip görmemiştir. Güç ve imkân oranında savunma yapılır. Ağır basan bir zarar olmadığı müddetçe şer’i bayrağın altında birliğin sağlanması (işleri) kolaylaştıracağı gibi talep de edilen bir şeydir. Ancak bu sağlanamazsa veya bu vakitte maslahat, gönüllü halk merkezlerine girilmesini gerektiriyorsa buna engel bir şey yoktur. Bu merkezlere girenler, saldıran düşmanlara karşı koymak ve onları, Müslümanların ülkelerinden def etmek için güçlü araçları ve etkili kuvveti hedefliyorlar. Onların bu tutumu, onlardan veya muhalefetlerinden razı olduğu anlamına gelmediği gibi bunun arkasında küfür rejimlerinin korunması veya bu rejimlerin güçlendirilmesi kastı da aranmaz. Ameller niyetlere göredir. Maslahatların gözetilmesi ve mefsedetlerin def edilmesi hususunda ilim adamları arasında ihtilaf yoktur. Düşman uçakları ve tanklarıyla gelmiş öldürüyor, yıkıyor, ifsat ediyor ve haçlı savaşı ilan ediyor. Hatta onlardan bir şöyle demişti: “Mekke’nin semalarında haç yükselmedikçe ve Medine’de Pazar ayinleri düzenlenmedikçe Müslümanları Hıristiyanlaştırma çalışmalarımız asla durmayacaktır.”

 

Hangi bayrak altında olursa olsun bunların def edilmesi, ağır basan maslahattır. Çünkü bu haçlılar, rejimler ve yöneticilerinden ziyade Müslümanları öldürmeyi, inançlarını ve ilkelerini değiştirmeyi, haçperestlere Müslümanları diz çöktürmeyi ve zenginliklerini gasp etmeyi istiyorlar. Irak’ta haçlı saldırıyı def etmek için savaşmak, Filistin’de Siyonistleri def etmek için yapılan cihat gibidir. Cahiliye bayrağını bahane ederek sömürgecilerle mücadelede cihattan geri duranlar ise bu tutumlarıyla mücadeleyi sekteye uğratıyorlar ve haçlı yürüyüşü güçlendiriyorlar.’’ (01/02/1424 tarihli fetva)

 

  

Önemli Bir Soru

 

Bu nakiller, mevcut küfür yönetimini, şirk düzenini kabul etmeyerek iyi bir niyetle güzel bir düşünceyle küfür ordusuna katılmanın, bu orduda yer almanın caiz olduğunu gösterir mi?

 

Yine bu nakillerden, milletvekili/parlamento seçimlerinde iki şerden daha az olanı seçerek daha büyük zararı engellemek, müslümanların maslahatlarını elde etmek ve korumak amacıyla oy vermenin caiz olduğu sonucuna ulaşılabilir mi?

 

Cevap

 

Oy verme meselesiyle başlayacak olursak;

 

Büyük imamların ve alimlerin bu sözlerinden hareketle bugün küfür sistemlerinde milletvekili/parlamento seçimlerine katılıp oy vermenin caiz olduğunu söylemek, kabul edilebilir bir ictihattır. Evet, denilebilir ki: ‘’Müslümanların maslahatı ve daha büyük şerrin def edilmesi için kafirlerle beraber onların sancağı altında başka kafirlere karşı savaşmaya alimlerimiz nasıl ki cevaz vermişlerse ve bu şekilde küfre ve kafirlere yardım edilip destek olunmasına rağmen bunu küfür görmemişlerse, aynı şekilde oy vermek her ne kadar kayıtsız şartsız egemenlik yetkisini milletvekillerine vermek anlamına gelse de bunu kastetmeden müslümanlar için iki zarardan daha hafif olanı seçme ve daha büyük bir şerrin yönetime gelmesini engelleme babından, İslam’ın ve müslümanların maslahatı için oy kullanmak caizdir. Buna en fazla haram denilebilir.’’

 

Bunun geniş açıklamasını ‘’Selefi Alimler Niçin Oy Vermeye Şirk Demiyorlar?’’ ( https://www.youtube.com/watch?v=mk_6HoeNEHk ) isimli videoda bulabilirsiniz.

 

Ancak -Allahu a’lem- bu kıyaslama doğru olmayıp ikisi arasında fark vardır.

 

Parlamento seçimlerinde durum şudur: Ülkede hakim olan demokrasi, halka sadece Allah’a ait olan kayıtsız şartsız egemenlik/kanun koyma hakkını, hüküm çıkartma yetkisini vermiştir ve insanlar da kendilerine verilen bu hakkı milletvekillerine vermektedir. Oy verme fiili zorunlu olarak sadece bu manaya gelir, yani şirktir. Bu şirk anlamının dışında başka bir anlam yükleyip onu kastetmek, oy vermenin hakikatinin dışında olup fiili şirk olmaktan çıkarmaz.

 

Geçmiş ulemanın cevaz verdiği ‘kafirlerin altında başka kafire karşı savaşmak’ ise zorunlu olarak sadece şirk kelimesini yüceltmek, küfrü korumak ve güçlendirmek anlamına gelmeyip kişinin kastına ve niyetine göre caiz olabilmektedir.

 

Mesele ictihâdidir. Binaen aleyh oy kullanmaya cevaz veren alimler bidatle ve sapıklıkla itham edilemezler. Elbette ki Allah’ın kanun koyma hakkını başkasına vermenin şirk olduğu ictihada kapalıdır. Lakin bu meselede ictihadi olan, asrımızda ortaya çıkmış çağdaş bir mesele olan sandığa gidip oy verme fiilinin zorunlu olarak Allah’ın hakkını başkasına vermek anlamına gelip gelmediğidir.

 

Bu niyetle oy verenleri ve buna fetva verenleri tekfir etmek kesinlikle caiz değildir. Daha ileri gidip bu kimseleri tekfir etmeyenleri de tekfir etmek ya da mürcie olmakla suçlayıp hüccet ikamesinden sonra tekfir edileceklerini söylemek, ancak cehalet, dar bakış, fıkıhsızlık ve haricilikle açıklanabilir. Bugün Türkiye’de selefiliği maalesef bu güruh temsil etmektedir. Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh.

 

Askerlik yapmaya gelince; bu meseleye kıyaslamak yanlıştır. Bir kimsenin savaş durumunda düşmanı def etmek, bir maslahatı gerçekleştirmek için sınırlı bir süre savaşıp ardından kendi yoluna gitmesiyle düzenli bir orduya katılıp burada uzun bir müddet yer alması arasında fark vardır.

 

Biz, küfür ordusuna katılmanın, bu orduda yer almanın küfür olduğuna inanıyoruz. Lakin selefilerin yüz karası tekfirciler gibi askerlik yapmaya giden herkesin ayrım yapmadan kafir olduğunu da söylemiyoruz. Küfür düzenini kabul etmemekle birlikte İslam’ın şiarlarını ve müslümanların maslahatlarını; dinlerini, canlarını, ırzlarını, mallarını, beldelerini düşmana karşı müdafaa etmek, müslümanların emniyet içerisinde yaşamalarını sağlamak düşüncesiyle veya eğitim almak niyetiyle orduda bulunduğunu bildiğimiz askerler, tevil ve şüpheleri sebebiyle tekfir edilemezler.

 

Ve’l-hamdu lillâhi Rabbi’l-âlemîn.

 

ÖMER FARUK SABAN

Telegram kanalım: https://t.me/omerfarukhoc