MHP lideri Bahçeli'yi konuşturan temel etkenin iç savaş korkusu olduğu çok açıktır. Bu, DEM Parti sıralarına giderek tokalaştığı günden beri böyleydi. Nihayetinde 22 Ekim'deki ilk konuşmasında bunu net biçimde ifade etti. Ağırlıkla Bahçeli'de ifadesini bulan, daha doğru bir ifadeyle Bahçeli’nin tutumuyla Türk devletinin yönetiminde yer alan bir kesimde öne çıkan bu kaygı yersiz değil ve anlaşılırdır. Esasen bu kaygıyı herkes bir biçimiyle yaşamalı. Bir iç savaş, daha doğrudan söylersek bir Türk-Kürt savaşı yaşanması durumunda sonucun nereye varacağını tahayyül etmek mümkün değil. Böyle bir savaşın yaşanması yerine bunu engelleyecek her adım önemli ve yaşamsaldır.
Hatırlanırsa önceki çözüm süreçlerinde Sayın Öcalan da hep bu realiteyi öne çıkardı. Hatta çok daha öncesinden, 1993’ten bu yana yaptığı çözüme dönük tüm açıklamalarında, Sayın Öcalan’ın öncelikli yaklaşımının bir Türk-Kürt savaşını önlemek olduğu, çok açık görünüyor. Bugün gelinen nokta gösteriyor ki Sayın Öcalan’ın bu yaklaşımını Türk devletinin bir kısım kadroları da paylaşmaya başlamış. Geçtiğimiz yıl Ekim ayından bu yana yaşanan olgularda ortaya çıkan temel ortaklık hiç kuşkusuz budur.
Bu kaygı ve yaklaşımlar sadece Türkiye’deki iç gelişmelerden ya da Kürt meselesinin kendisinden kaynaklanmıyor. Bölgemiz tam bir savaş yumağına dönüşmüş durumda. Ortadoğu’da, yakın coğrafyamızda neredeyse silahların patlamadığı, iç savaşların, dış savaşların yaşanmadığı tek bir metrekare toprak kalmamış durumda. Tüm devletler silahlanmaya yatırım yaparken yaşanan savaşlarda da tamamen yoksullar, çaresizler, savunmasızlar yok ediliyor. Filistin’den Sudan’a, Ukrayna’dan Rusya’ya, Irak’tan İran’a, Suriye’den Rojava’ya her yer ateş çemberine dönüşmüş durumda. En küçük kıvılcımda çok daha büyük savaşların yaşanacağını da biliyoruz. Hal böyleyken bir de savaşların sürmesi için ateşe benzinle gidenleri eklersek bölgemizin nasıl bir riskin içinde olduğu daha açık görünür.
Savaş, dışardan bakana, tuzu kuru olana bir şey ifade etmeyebilir. Ancak yaşayanlar bilir savaşın ne olduğunu. Savaş sadece açlık, susuzluk, ilaçsızlık, yıkım değil. Her gün binlerce insanın ölümüdür aynı zamanda. Kürdistan’da 1984’ten beri süren savaşta resmi rakamlar en az 60 bin insanın yaşamanı yitirdiğini gösteriyor. Belki de son 41 yılda 100 bine yakın insan yaşamını yitirmiştir. Bunca insanın yaşamını yitirmesi sadece onları değil, onlarla birlikte çok daha fazla insanı yaşamdan koparmıştır. Korkunç bir acıdır. Peki, durum Kürdistan ve Türkiye açısından böyleyken son birkaç yılda bölgemizde yaşanan savaşlardaki durum ne? Gazze’de resmi rakamlara göre son 2 yılda en az 70 bin insan yaşamını yitirdi. Suriye ve Rojava’da 2011 yılından bu yana yaşamını yitirenlerin sayısının en az 500 bin olduğu ifade ediliyor ki bu rakam çok daha fazladır. MHP lideri Bahçeli’nin de dikkat çektiği Sudan’daki iç savaş mevcut savaşların içinde öyle bir hale gelmiş ki neredeyse haber bile olmuyor. Çocuklar, kadınlar, yaşlılar sokaklarda katlediliyor ve insanlık bu katliamı duymuyor bile!
Bu durum, eğer önlem alınmaz ve çözüm yolu bulunmaz ise hiç kuşku olmasın Türkiye’de de yaşanır ve bir Türk-Kürt savaşı kaçınılmaz olur. Bu coğrafyada yaşayan Türk ve Kürt, diğer halklar ve inançlar bunu niye istesin? Elbet istemez. Ancak çok net görünüyor ki birileri böyle bir savaşı gerçekten istiyor ve ısrarla kaşıyor. Belki de şimdiki çözüm sürecinde en büyük şansımız, mevcut durumu Türk ve Kürtlerin başta gelen iki temsilcisinin ve bunların savunucularının net biçimde görmüş olmasıdır. Henüz Türk devleti tarafından istenilen adımlar atılmasa bile çabaların böyle bir savaşın yaşanmaması için sürdürülmesi, bu anlamıyla önemlidir. Küçümsemek, bir şey yapılmıyormuş gibi görmek son tahlilde savaştan nemalananlara yarar ki bunlara teşne olmanın kimseye bir yararı yoktur. Zaman da alsa, istenilen adımlar atılmasa bile ölüm olmaması, bir iç savaş yaşanmaması için çaba göstermek bile başlı başına önemlidir.
Hatırlanacağı gibi 2015’te yeniden savaşa evrilen önceki çözüm sürecinde de bu uyarılar çokça yapılmıştı. Sürecin bir savaşa evrilmemesi için Kürt hareketi, özellikle de Sayın Öcalan yoğun bir çaba harcamıştı. Nisan 2015’te dönemin HDP heyeti ile yaptığı son görüşmedeki uyarıları halen akıllardadır. “Çok insan ölür, herkes kaybeder” diyen bizzat Sayın Öcalan’ın kendisidir. “Savaşacaksanız kapıma gelmeyin” diyen de Sayın Öcalan’dır. Bugün yeniden ölüm olmasın diye yürütülen bir sürece öncülük etmesinin, temel aktör olarak öne çıkmasının kerameti de bu sözlerde gizlidir. Alabildiğine istikrarlı bir biçimde barış siyasetine ağırlık vermesi, savaşı bitirmek özellikle de bir Türk-Kürt savaşını engellemek için çaba göstermesi, onu temel aktör haline getirmiştir ve güvenirliliğini artırmıştır. Bunu sıradan bir durum olarak değerlendirmek, sloganlara boğarak önemsizleştirmeye kalkmak hiç kimsenin yararına değildir. Bahçeli’nin temsil ettiği devlet kanadının gördüğü budur. Yani onları dönüştüren bir Kürt ya da Öcalan sevgisi değildir. Gelinen kertede kendileri de sonunu kestiremeyecekleri bir tabloya girmek yerine Türk ile Kürt’ün birlikte yaşayabileceği bir formüle evet demeye hazır hale gelmiştir ve uzattıkları el Kürt hareketinin öncüsü, aynı zamanda barış siyasetinin istikrarlı yürütücüsü Sayın Öcalan tarafından havada bırakılmamıştır.
Tüm bunlar bize bir şeyi daha söylüyor. Bu girişimleri Kürt meselesinin kalıcı çözümü olarak görmek doğru değil. Elbet Kürt meselesinin çözümü çok daha fazla zaman alacaktır ve bu çözümün paradigmaları ancak bir kültür olarak toplumsallaştığında, toplumun geniş bir kesimi tarafından içselleştirildiğinde karşılık bulacaktır. Bu hemen olabilecek bir durum değil diye savaşın son bulmasına dönük girişimlere karşı çıkmanın bir anlamı yoktur. Savaş durduğunda söz konusu birlikte yaşam ve demokratik çözüm kültürü daha doğru bir çizgi üzerinde şekillenecek ve dil, kültür, eğitim, siyasete katılım, kendini yönetme, öz savunmasını geliştirme gibi başlıkların bir iç savaşı gerektirmeyecek kadar önemli olduğu ve daha kolay yaşama geçirilebileceği de somut anlaşılacaktır. Elbet bu zaman alabilir ama en azından şimdiden verilen çabalar neticesinde savaşsız ve çatışmasız bir çözümün de yolları açılır. Böylece Kürt meselesinin kalıcı çözümü için mücadele vermenin önündeki engeller de kolayca aşılabilir bir noktaya gelir.
