NAMAZ
Alıntı
......
‘’BANA KUR’ANDA NAMAZI GÖSTER’’
.
Kur’anı referans aldıklarını söyleyen bazı arkadaşlar Kur’anda namaz diye bir ibadetin bulunmadığını iddia ediyorlar. Bu arkadaşlara göre ‘’Kur’andaki salat ile es-salat ifadesi arasında önemli bir fark yoktur ve salat/es-salat; ‘’destek, yönelim, din/Allah/Kur’an ile bağ kurmak ve Kuranı tebliğ etmek’’ manasına gelmekte ve Kur'anda namaz diye tanımlanan bir ibadet/ritüel bulunmamaktadır. Namazın rükünleri olarak bilinen kıyam, rüku ve secde gibi ifadeler de fiziksel bir hareketi değil –Allah’ın ayetlerine karşı- saygıyı, itaati ve teslimiyeti ifade etmektedir.’’
İleri sürülen ana gerekçe de şudur; ‘’Mademki Kur’an din konusunda her şeyi içeriyor, madem ki Allah bize apaçık bir Kitap gönderdi, eğer var olsaydı Allah namazı da kitabında açıkça anlatırdı bize, ama yok.’’
.
Ben bu yazıda bu iddiaları ele alacak ve konuyu Kur’an üzerinden izah edeceğim. Ve yazının sonunda içinde ‘’kıyam, rüku, kuud, secde, dua ve zikrin’’ bulunduğu ibadeti yani pratikte namaz dediğimiz ‘’es-salatı’’ ayetlerden göstereceğim. Hem de sadece 6 ayeti yan yana getirerek. Ama yazı mecburen biraz uzun olacak, çünkü önce usül/yöntem konusunda bir mutabakat sağlamamız gerekiyor ki boşa kürek çekmiş olmayalım. Zira okuduğumuz ayetlerdeki kavramlara eğer Kur’anın önerdiği metodu takip etmeden bazı manalar yükler ve Kurandaki TASDİK ve TAFSİL sistemini dikkate almazsak, o zaman biz Kur’an okumuş olmayız, Kur’anı heva ve heveslerimize alet etmiş oluruz. Peki bundan nasıl kaçınacak ve Kur'anı usülüne uygun bir şekilde nasıl okuyacağız?
Bunun ihmal edilemez birkaç ayağı var;
.
1-TAFSİLAT-I İLAHİYİ BİRLEŞTİRMEK/BULMAK;
.
Allah Teala Kitabındaki ayetlerin bizzat kendisi tarafından açıklandığını (tafsil edildiğini) ve bunun bir usul/ilim üzere yapıldığını bildiriyor;
.
‘’Elif-Lâm-Râ. (Bu) Kitap, ayetleri MUHKEM kılınmış ve aynı zamanda her şeyden haberdar ve hikmet sahibi olan (Allah) tarafından AÇIKLANMIŞTIR/TAFSİL edilmiştir. (Ki) Allah’tan başkasına kulluk etmeyesiniz(diye). Ben (ise) onun tarafından size gönderilmiş bir müjdeci ve uyarıcıyım.’’(Hud, 11/1-3)
.
‘’Şu bir gerçek ki Biz onlara bir kitap gönderdik; ilim/usul üzere TAFSİL edilen ve hidayet ve rahmet olan(bir kitap)’’(Araf, 7/52)
.
Bu iki ayet kritik öneme sahiptir. Çünkü her iki ayetteki FUSSİLET/TAFSİL kelimesi, F-S-L (fasıl) kelimesinin türevidir ve ‘’fasıl fasıl yapılmış detaylı açıklamaları’’ ifade eder. Bütüne ulaşmak için bu fasılların birleştirilmesi gerekir. Kurandaki TAFSİLATA ancak bu şekilde ulaşılabilir(fussilet ayatuhu(41/3), fessalnâ-l-âyâti(6/98) fassalnâhu tafsîlâ(17/12)). Aksi halde bu fasıllar birbirinden ayrı olan eklem parçaları gibi dağınık halde bulunurlar ve bir bütünlük de arz etmezler. Bu parçaların bir araya getirilmesi ve birbirlerine eklenmeleri getekir ki anlamlı bir bütün(eklem) meydana gelebilsin. Nitekim iki ayrı uzvun birleştiği eklemlere ‘’MAFSAL’’ denmesinin nedeni de budur, parçaların bir bütünlük oluşturması(İsfahanî, Müfredat, F-S-L, s.1142).
.
Araf 52 de bu tafsilatın bir ilim/usul üzere yapıldığını bildiriyor. Dolayısıyle bu fasılların toplanması da bir ilim/usül üzere olmalıdır. Biz müminlere düşen şey, Kur’anî kavramları hevalarımıza göre yorumlamak değil Allah’ın fasıl-fasıl yaptığı bu açıklamaları (tafsilatı) bir araya getirerek anlamlı parçayı ( mafsal’ı) elde etmektir.
.
2-KELİMELERDEKİ ÇOK ANLAMLILIĞA DİKKAT ETMEK, ONA GÖRE MANA VERMEK;
.
Çok anlamlılık her dil için bir kuraldır. Bu Türkçe için de böyledir, Arapça için de; ama bu durum Kur’an için çok daha anlamlıdır. Çünkü Kur'an, temel kavramlarına kendi sistematiğinde anlam yüklemeleri yapan bir kitaptır. Bu bağlamda özellikle -marife bildiren- ‘’el’’ takıları ile kelimeleri lügat manalarından çok farklı bir boyuta taşır. İşte bazı örnekler;
.
‘’Kâfir/Küffar’’ kelimesinin asıl anlamı çiftçidir(65/20). Ama bu kelime 76/5’te ‘’koku(kâfur)’’ manasına gelirken başına ‘’el’’ takısı gelince yani ‘’el-Kafir(un)’’ denilince özel bir anlama bürünmekte ve Allah’ın ayetlerini inkâr eden(görmezden gelen/örten) kimseleri yani mü’min olmayanları ifade eden bir kelime haline dönüşmektedir(109/1).
.
Eğer biz bunu kabul etmez isek, Kur’anın ‘’Ey kâfirler!’’ diye hitap ettiği her ayeti ‘’Ey çiftçiler’’ diye çevirmemiz/anlamamız ve dolayısıyla da tüm çiftçileri cehenneme göndermemiz gerekir(geçen bu yorumu yaptığım başka bir sayfada ‘’Zeki bey çiftçiler niye cehenneme gidecek ki?’’ sorusu ile karşılaşmıştım
)
.
‘’Din’’ kelimesinin asıl anlamı borçtur(2/282). Ama bu kelime ¼’de ‘’hesap’’, 12/76’da ‘’kanun/yasa’’ anlamına gelirken başına ‘’el’’ takısı gelince yani ‘’ed-Din’’ şeklinde kullanılınca İslam’ı ifade eden bir kelime haline gelmektedir(3/19).
.
Nefeka(N-F-K) kelimesinin lügat manası ‘’tünel’’ olup Kur’an da bu kelimeyi bu manada kullanır(6/35). Ama bu kelime 2/3’te ‘’infak’’ yani Allah yolunda harcamak, infak etmek manasına gelirken, başına ‘’el’’ takısını alınca yani ‘’el-Münafikun’’ denilince (nifak kelimesinin ism-i failidir) Allah ve Resulüne inanmadığı halde inanmış gibi yapan/davranan yalancıları kast eden bir kelime haline gelmektedir(63/1).
.
‘’Kitap’’ kelimesi 2/79’de yazmak, 2/183’te farz kılmak(kütibe), 2/187’de takdir etmek, 2/235’de amel defteri/ sicil, 27/28’de mektup, 3/145’de belirlenmiş süre, 24/33’de sözleşme anlamına gelirken, başına ‘’el’’ takısı alınca yani ‘’el-Kitabe’’ denilince Allah’ın elçileri aracılığı ile gönderdiği Kitabı/vahyı ifade eden bir kelime haline gelmektedir(2/177,7/1 vd).
.
İşte ‘’salat’’ kelimesi ve türevleri de böyledir. Nitekim 17/78;4/10,30,36 ayetlerinde ‘’atılmak’’, 27/7;28/29’de ısınmak, 17/110;9/99’da dua, 33/43 ve 56’da destek ve 22/40’da Havra/Mabed anlamına gelen salat kelimesi, başına ‘’el’’ takısı alınca yani ES-SALAT’’ denilince özel bir forma bürünmekte ve -yine tarifini Allah’ın yaptığı- özel bir mensek/ibadet anlamına gelmektedir. Ki bu anlam değişikliği de kelimenin kök anlamıyla irtibatlıdır, yukarıda örneğini verdiğim kelimeler kadar farklılaşmaz.
.
Peki biz bu anlam farklıklarını nasıl anlayacağız? Tabi ki siyak-sibaktan yani konu ve bağlamdan(tekst-kontekst). Tıpkı ‘’yüz tane kalem aldım’’, ‘’yüz ve el yıkanacak’’, ‘’denizde yüz yüz yoruldum’’ ve ‘’koyun derisini yüz’’ ifadelerindeki ‘’yüz’’ kelimelerini anladığımız gibi. O halde şimdi asıl konumuza girebiliriz;
.
KU’RANDA ES-SALAT NASIL TARİF EDİLİYOR?
.
Kur’an ilk gelen Mekkî surelerden itibaren birçok ayette ‘’Es-salat’’ı ikame edin diyor. Mesela ilk inen surelerden biri olan (ki bunu ‘’ey örtüsüne bürünen, … sana ağır bir söz indireceğiz, kalk ve hazırlık yap’’ diyen ayetlerinden anlıyoruz) Müzzemmil süresinin 20.ayetinde ’’ES-SALATI ikame edin ve zekatı verin” denilmektedir. Bu, ‘’el’’ takısı ile ilgili yukarıda naklettiğimiz bilgiler nedeniyle ‘’es-salatın’’ o toplumda zaten bilinen bir şey olduğunu, daha doğrusu ‘’es-salat’’ ifadesi ile bilinen bir şeye işaret edildiğini gösterir. Aksi takdirde ne olduğu bilinmeyen (ki es-salat o esnada henüz Kur’an ile tarif edilmiş değildi) bir emrin yerine getirilmesi istenmiş olur ki, Allah’ın böyle bir emri vermiş olması düşünülemez. Aslında bu durum şuna benzer, -öyle bir şey elbette ki olmayacak ama farzı muhal- günümüzde Türkçe olarak inen bir vahy/kitap olsa ve o kitapta ‘’namaz kılın ve zekât verin’’ dense, ‘’namaz da nedir? Biz ilk kez duyuyoruz böyle bir şeyi, ne olduğunu da bilmiyoruz’’ diyen tek bir fert çıkmaz. Çünkü -namaz kılmayanlar da dahil- herkes namazın ne olduğunu (ne kastedildiğini) bilir ve anlar. Üstelik -Nakşi, Mevlevi, Rufai ve Aleviler gibi- farklı cemaatin/tarikatın farklı namaz/niyaz şekillerinin de bulunmasına rağmen. İşte Kuranın nazil olduğu toplum da aynen böyle idi. Yahudi, Hıristiyan, müşrik, muvahhit… hepsi es-salatın ne olduğunu zaten biliyor ve kendine göre eda ediyordu. Nitekim muhatap toplum içinde ‘’nasıl infak edeceğiz?’’ diye soran(2/215), nasıl dua edeceğiz diye soran(2/186), ayları(2189), ay halini(2/222), haram ayları(2/217), haramları-helalleri soran(5/4), yetimleri(2/220), ganimetleri(8/1) ve daha bir çok şeyi soranlar olduğu halde ‘’es-salat’’ hakkında soru soran, "nedir bu es-salat?" veya "biz bu es-salatı nasıl ikame edeceğiz?" diyen olmamıştır. Neden? Çünkü zaten bilinmektedir de ondan.
.
Peki Mekke ve civarında ‘’es-salat’’ neden biliniyordu?
Çünkü ‘’es-salat’’ her ne ise Mekke ve çevresinde Hz.İbrahim’den beri ikame ediliyordu. Bu, İbrahim (as)’ın kabul edilmiş bir duası idi;
“(İbrahim) Ey Rabbimiz! Ben, çocuklarımdan bir kısmını ziraata elverişsiz bu vadiye yerleştirdim ki, ‘’ES-SALATI’’ ikame etsinler’’(İbrahim 37)
.
“Rabbim! Beni ve zürriyetimden olanları ‘ES-SALATI’’ ikame edenlerden eyle. Rabbimiz, duamı kabul et!” (İbrahim 40)
.
Malum olduğu üzere Mekke ve civarında İsmail as’ın soyundan gelenler, Hanif-Muvahhidler, müşrikler, Yahudiler ve Hıristiyanlar yani Musevi ve İseviler vardı:
.
Kitap’ta İsmail’i de an. Çünkü o, vaadinde sadıktı, Nebi Resul idi. Halkına da ES-SALATI VE ez-zekatı emrederdi... (Meryem 54,55)
.
“(İsa dedi ki) Allah beni, bulunduğum her yerde kutsal ve bereketli kıldı ve yaşadığım sürece bana ES-SALATI ve zekâtı emretti.” (Meryem 31)
.
Kitap verilenler (Ehl-i Kitap), kendilerine apaçık delil geldikten sonra ayrılığa düştüler. Oysa onlara dini Allah’a halis kılarak, O’nu birleyerek, yalnızca Allah’a kulluk etmeleri, ES-SALATI ikame etmeleri ve zekatı vermeleri emredilmişti. İşte doğru din budur. (Beyyine 4,5)
.
Görüldüğü üzere ES-SALAT ilk kez Kur’an ile gelen bir emir değildi. Önceki Nebiler ve takipçileri de ES-SALATI ikame etmişler ve bu durumu -az/çok- Kuranın nazil olduğu döneme kadar da taşımışlardı. Ama tabi ki hemen her konuda olduğu gibi bazı tahrifler de olmuştu. Hangi konuda tahrif yaşanmamıştı ki? Her şeyin başı olan iman konusunda, Allah'a iman konusunda bile tahrif yaşanmış, gerek Mekke müşrikleri gerekse bazı ehli kitap mensupları Allah'a iman konusuna şirk bulaştırmışlardı. Peki Kur'an ne yaptı? Madem imana şirk bulaştırdınız, bundan sonra artık iman etmeyin mi dedi yoksa imana bu ulaştırılan şirki mi ayıkladı? Tabii ki şirki ayıkladı. İşte Kur'an'ın es-salat konusunda yaptığı da budur. Kuran, ES-SALATIN bozulan ve şirk karıştırılan taraflarını onarmış ve esaslarını olması gerektiği yere (tevhidi eksene) oturtmuştur ama tabi ki nihayetinde es salatın tüm rükünlerini kayıt altına da almıştır.
Şimdi bunların neler olduğunu ve es-salatın nasıl ikame edileceğini Kur’an üzerinden görelim;
.
Allah Teala Musa Nebiye şöyle emretmiştir;
.
‘’...veekimi-ssalâte liżikrî/…ES-SALATI ikame et, BENİ ANMAK/ZİKR için"(22/14)
.
Demek ki ‘’ES-SALAT’’ Allah’ı anmak/zikr için ikame edilir. Bir başka ifade ile söylersek, İKAMETU’S-SALAT Allah’ı anma eylemidir(zikru(A)llah).
.
Zaten Cuma 9,10 ayetleri de bu durumu net bir şekilde ifade etmektedir;
.
"Ey iman edenler, cuma günü ES-SALAT için nida edildiği zaman, ALLAH'I ZİKRE koşun ve alış-verişi bırakın... ES-SALATI kaza/eda ettiğiniz zaman da yeryüzüne dağılın ve Allah’ın fazlından/rızkından arayın(işinizi yapın)..."(Cuma 62/9,10)
.
Demek ki ES-SALAT için çağrıldığımız zaman ALLAHI ZİKRE koşuyoruz ve ES-SALATI eda edince de dağılıyoruz. Yani ES-SALAT=ALLAHI ANMAK/ZİKR.
.
Şimdi soru şu: Allah’ı nasıl anacağız? Bakara 238,239 şöyledir;
.
ES-SALAT(LAR)I ve SALAT-I VUSTA’yı muhafaza edin ve (onu) Allah için saygı ile ayakta durarak ikame edin. Eğer korku içinde iseniz (bu saygıyı), yürüyerek yahut binek üstünde (olduğunuz hal üzere yapın). Güvene kavuştuğunuz zaman ise Allah’ı size öğrettiği gibi anın/zikredin, daha önce bilmediğiniz (ama öğrendiğiniz) şekilde. (Bakara 238,239)
.
Gördüğümüz üzere bu ayette ‘’Allah’ı size öğrettiği gibi anın/zikredin’’ deniyor. Demek ki Allah bize kendisini nasıl anacağımızı yani ES-SALATI nasıl ikame edeceğimizi öğretmiş.
Nerede ve nasıl?
.
Allah bunu bize hem 1)Kevnî ayetleri ile hem 2)Kitabî ayetleri ile öğretmiştir.
Evet, kevnî ayetleri ile öğretmiştir; çünkü 14 asır öncekiler de günümüzdeki insanlar da -detaylarını yukarıda naklettiğim şekilde- namazın yani ES-SALATIN ne olduğunu ve nasıl kılındığını hemen hemen tüm detayları ile birlikte bilirler, namazı kılmayanlar bile.
Bu tıpkı ‘’O (Allah) insana kalem ile yazmayı öğretti’’(96/4) ayetinde belirtildiği gibidir. İnsanlar okumayı, yazmayı başka insanlardan öğrenirler ama bu Allah’ın yasaları çerçevesinde ve insana verdiği akıl-muhakeme sayesinde ve kitlesel bilgi intikalleri ile olur(nesilden nesle). Keza avcı hayvanların nasıl eğitileceğini Allah’ın insanlara öğretmesi de böyledir, insanlar bunu nesilden nesle intikal eden bilgiler sayesinde öğrenirler ama Allah bu öğretmeyi kendisine izafe eder(Maide 4).
.
Ama Allah ES-SALATI elbette ki Kitabî ayetleri ile de öğretmiştir. Eskiden beri bilinen ve eda edilen bir mensek olduğundan ‘’İbrahim’e… ‘Bana hiçbir şeyi ortak koşma, tavaf edenler, kıyamda duranlar ve rükû ve secde edenler için Beytimi temiz tut’ demiştik’’(Hac 26) şeklindeki ayetlerle buna işaret ederken onlarca müstakil ayetlerle de ES-SALAT’I öğretmiştir. Mesela sadece şu 3 ayetlik pasaj bile ES-SALAT’ın nasıl ikame edileceğini ve hatta asgari şartlarını ifade ediyor, bakın nasıl;
.
‘’Yeryüzünde sefere çıktığınız zaman, eğer kâfirlerin size zarar vermesinden korkarsanız, ES-SALAT’ı kısaltmanızda sizin için bir günah yoktur, çünkü kafirler sizin açık düşmanınızdır. Eğer sen onların içinde iken onlara ES-SALAT’ı ikame ettirirsen onlardan bir tayfa seninle birlikte kıyama dursun. Ve silahlarını da yanlarına alsınlar. Onlar secde edince SALAT’a katılmayan diğer tayfa arkalarında dursun. Sonra –SALAT’a katılmayan- diğer tayfa gelsin ve seninle birlikte SALAT etsin(yusellu). Korunma tedbirleri ve silahlarını da yanlarına alsınlar. Çünkü kâfirler sizin silah ve mühimmatlarınızdan dolayı gafil olmanızı isterler ki size ansızın bir baskın yapabilsinler. Eğer yağmur nedeniyle bir zorluğunuz varsa veya bitkin/yorgun iseniz silahlarınızı bırakmanızda bir günah yoktur ama -siz yine de- tedbirinizi alın. Çünkü Allah kâfirler için -sizin üzerinizden- alçaltıcı bir azap/hezimet hazırlamıştır. ES-SALAT’ı kaza/eda ederken, KIYAM’da, KUUD’da/otururken ve YANLARINIZ ÜZERİNDE (rüku ve secdede) ALLAH’I ZİKREDİN/ANIN (1). Güvene kavuştuğunuzda da ES-SALAT’ı İKAME EDİN. Çünkü ES-SALAT müminler üzerinde vakitleri belirli/sınırlı(olan bir görev)dir.''(Nisa, 4/101-103)
.
Gördüğümüz üzere sadece bu ayetler bile ES-SALATIN, kıyam, kuud, rüku ve secde içeren -Allah’ın bu hallerde iken zikredildiği- bir fiil (mensek) olduğunu yani bildiğimiz namaz olduğunu gösteriyor. Hem de bunun en az 2 secdeli (2 rekat) olması gerektiğini, bunun savaş halinde -mazeret nedeniyle- kısaltılabileceğini ama güvende iken tam kılınması gerektiğini söyleyerek (namazı Nebimiz kıldırıyor, tayfanın bir bölümü Nebi ile birlikte ilk secdeye vardıklarında diğer tayfa nöbetçi kalıyor, düşmanı gözetliyor, sonra onlar geliyor ve ikinci rekatta namaza dahil oluyorlar, diğer tayfa nöbetçi kalıyor, böylece askerler birer rekat (kısaltılmış) bir namaz kılıyorlar ama Nebimiz 2 rekatı da kılıyor; burada kısaltılmış ve tam namaz meselesine girmiyorum çünkü konumuz bu değil, konumuz ES-SALAT denilen eylemde KIYAM, KUDU, SECDELERİN bulunduğunu ve bu hallerde iken ALLAHIN ZİKREDİLDİĞİNİ göstermek).
.
Ku’randa namazın bulunmadığını iddia edenler, Nisa 102’deki SECDE ifadesinin de fiziksel bir secde olmadığını, Resulün okuduğu ayetlere teslimiyeti ifade ettiğini söylerler. Aslında bu iddianın dikkate alınır bir tarafı yok, çünkü bu takdirde ayetlere resmen takla attırılmış ve Arapça kuralları/Kur’an sistematiği tarumar edilmiş oluyor. Ama ne yapalım ki dile getiriliyor bu iddialar. Bu iddialara birkaç açıdan cevap verilebilir;
.
1-Öncelikle siyak-sibaktan buradaki muhatapların kim olduğuna dikkat edilmelidir. Kim bunlar? Resulullah ile birlikte canları ve malları ile cihad edenler, yani Allah’ın Tevbe 88’de övdüğü, kurtuluşa ermişlerdir dediği müminler. Dolayısıyla bunlar zaten müminler, yani ayetlere karşı bir teslimiyet problemleri yok ki böyle bir ifade biçimi olsun. Ama daha da önemlisi Resulün burada ayet okuduğuna veya tebliğ yaptığına dair herhangi bir beyan yok. İşaret dahi yok.
.
2-Eğer buradaki secde fiziksel bir secde değil de okunan ayetlere teslimiyet ise, neden tüm askerler birden teslimiyet göstermiyorlar da bir bölümü secde ederken diğer tayfa nöbet bekliyor? Secde eden tayfa nasıl bir secde yapıyor ki diğer tayfanın nöbet tutması (gözetlemesi) gerekli oluyor? Eğer bu secde Resulün okuduğu ayetlere teslimiyet ifadesi ise bu secdeyi tüm ordu birlikte yapabilirdi. Çünkü okunan ayetleri hepsi birden ayakta dinleyebilir ve yine hepsi birden ‘’işittik ve itaat ettik’’ diyebilirlerdi (24/51). Yani hepsi birden ‘’secde’’ edebilirlerdi, buna mani olan bir durum yoktu, çünkü tüm askerlerin bu ayetleri ayakta ve silahları ellerinde iken dinlemeleri mümkündü. Ama bunu yapama(z)dılar. Neden? Çünkü bu secde bildiğimiz secde idi de ondan. Askerlerin bir bölümü Nebinin arkasında saf tutup secdeye kapanınca, düşmana karşı gafil avlanmamak için diğer tayfa mecburen arkada nöbet bekleyecek ve düşmanı gözetecekti. Bu böyle olmasa idi, neden ES-SALATA katılanlara bile ‘’silahlarınızı yanınıza alın, tedbiri elden bırakmayın’’ densin ki? Çünkü burada bir mekân ve pozisyon değişikliği var. Hem Nebinin arkasına gelip saf tutuyorlar hem de secdeye kapanıyorlar. Silahlarını yanlarına almaları ve diğer grubun da arkada kalması bu yüzden isteniyor. Yani özetle bu secdenin bildiğimiz secdeden başka bir şey olması mümkün değildir.
.
3-Secde elbette ki boyun eğme ve teslimiyet anlamına da geliyor ve zaten fiziksel secde de bunun hal dili ile ifade edilmesi oluyor. Dolayısıyla secde kelimesi ayetlerde hem -fiziksel olmayan- teslimiyet manasında hem de fiziksel manada kullanılır. Aslında bu bir Kur’an kuralıdır, zira Kuran birçok kelimeyi hem lügat/gerçek hem temsili anlamında kullanır. Mesela taharet/temizlik kelimesi de böyledir. Zira taharet kelimesi ‘’Ona ancak mutahhar/temiz olanlar dokunabilir’’(56/79) ayetinde manevi temizlik manasında kullanılmış iken, Maide 6’da hem maddi hem manevi temizlik manasında kullanılmıştır. Secde kelimesi de böyledir. Bazı ayetlerde teslimiyet/itaat manasında, bazı ayetlerde de bu teslimiyetin bir göstergesi olarak fiziksel secde manasında kullanılmıştır.
.
Burada şu husus da unutulmamalıdır; Kur’an günümüzde nazil olan bir kitap değildir. Kur’anın nazil olduğu ilk muhatap toplum ve çevresindeki insanların hemen hepsi zaten kutsal kabul ettikleri varlıklara secde ediyorlardı. Muvahhidler sadece Allaha secde ederken müşrikler hem Allaha hem aracılarına/putlarına, Sabiiler yıldızlara, Yahudiler ve Hrisitiyanlar kendi sembollerine ve Güneşe tapanlar da Güneşe secde ederlerdi. Böyle bir topluma nazil olan -mesela- şu ayetin fiziksel secdeyi ifade etmediği nasıl söylenebilir?
.
Gece, gündüz, güneş ve ay O'nun ayetlerindendir. Eğer O'na ibadet ediyor iddiasında iseniz, Güneşe ve Aya secde etmeyin, onları yaratan Allah'a secde edin.’’(Fussilet 41/37)
.
Bu ayetteki Güneşe ve aya secde edenler ne yapıyorlardı? Bu secdelerin de fiziksel olmadığı nasıl iddia edilebilir? Güneş ve ayın buyrukları mı vardı ki onlara secde edenler ‘’biz bu buyruklara itaat ettik’’ demiş olsunlar? O halde aynı ayette istenen Allaha secde de nasıl fiziksel bir secde olmaz?
.
Sonuç olarak -elbette ki her ayette geçen secde ifadesi değil ama- bazı ayetlerdeki secde ifadesinin fiziksel secde manasına geldiği ve bunun da namaz diye bilinen ES-SALAT mensekinin bir rüknü olduğu açıktır, Nisa 102 ile bu sabittir. Kuranın zaten bilinen ve eda edilen bu fiziksel hareketler için daha fazla detay vermesine gerek yoktur. Çünkü bunlar zaten herkes tarafından bilinmekte ve eda edilmektedir. Kuran sadece belli düzeltmeleri yapmıştır ve buna rağmen -işte görüldüğü üzere- namazla ilgili detayları da gereğince vermiştir. Tabi bu arada namaz derken her vakitte 8-10 rekat kılınacak, ayaklar arası kaç cm olacak ve eller-parmaklar nasıl bağlanacak/duracak şeklindeki aşırı şekilci bir namazdan yani bidatlerden bahsetmediğimizi de ifade edelim. Ayrıca namaz kılmayanın mürted kabul edilemeyeceği, öldürülemeyeceği, hatta baskı yapılamayacağı, buna yönelik Kuranda bir hükmün bulunmadığını da belirtelim. Yani kasdımız bunlar değil. Biz bu konudaki ifrata da tefrite de katılmıyoruz. Aslında 2/238'de muhafaza edin denilen "es-salat/salat-ı vusta" da budur.
.
Secde, insanlık tarihi boyunca daima itaat ve teslimiyetin bir göstergesi olmuştur. Tarihte secdeye kapanmayan hiçbir toplum olmamıştır ve olmayacaktır da. Önemli olan neye karşı secde ettiğinizdir. Ayrıca secdenin -kibir ve tevazu eğitimi bakımından da- psikolojik özel bir anlamı vardır. Şahsen ben sırf kibri yüzünden ‘’ne yani ben de mi yere eğileceğim, ben de mi hiçbir statüsü bulunmayan bu insanlar gibi alnımı yere koyacağım’’ diyen (böyle düşünen) ve bu nedenle de secde edemeyen, bunu gururuna yediremeyen insanlar tanıdım, makam, kariyer, mal, mülk, şan, şöhret, kibir vs… nedeniyle. Bu yüzden fiziksel secde öyle basite alınacak bir eylem değil; evet, o gerçekten de tam bir teslimiyet göstergesi…
.
Yâ eyyuhâ-lleżîne âmenû-rke’û vescudû va’budû rabbekum…(Hac 77)
.
Ey iman edenler! Rabbinize rükû ve secde ile ibadet edin. (Hac 77).
.
Dipnotlar;
.
Nisa 102’de yer alan ‘’onlar(tayfanın bir bölümü) secde edince’’ ifadesi nedeniyle bunun bilinen secde olamayacağı, çünkü Nebinin secdeye katılmadığı!, bunun askerlerin ayetlere karşı teslimiyeti ifade ettiğini söyleyenler var. Oysa ayet ‘’Eğer sen onların içinde iken onlara ES-SALAT’ı ikame ettirirsen onlardan bir tayfa SENİNLE BİRLİKTE KIYAMA DURSUN’’ şeklindedir. Yani kıyama/namaza hep birlikte duruyorlar. Ama secde fiilinde tayfalar değiştiği (secdeyi dönüşümlü yaptıkları) için ‘’Onlar secde edince SALAT’a katılmayan diğer tayfa arkalarında dursun. Sonra –SALAT’a katılmayan- diğer tayfa gelsin ve seninle birlikte SALAT etsin’’ deniyor. Yani bu bölümde fail değişiyor(nöbetleşe secde yapan tayfa). Dolayısıyla zamir de değişiyor. Yoksa es-salatın yani kıyamın ve secdenin Nebi ile birlikte yapıldığı -nebinin kıyama da secdeye de katıldığı- lafızdan da bağlamdan da anlaşılıyor. Aksi bir yorum Lut Nebinin Hicr 71’deki azgınlara ‘’işte kızlarım, ne yapacaksanız onlarla yapın’’ şeklindeki -nikahı kast eden ama ondan bahsetmeyen- ifadesine dayanarak -haşa- nikahsız ilişkiye teşvik ettiğini iddia etmeye benzer. Siyak-sibak dediğimiz şeyin önemi ve tafsilatın birleştirilmesi işte bu nedenle önemli.
.
’’Fe-iżâ kadaytum’’ diye başlayan Nisa 103 genelde ‘’Namazı kıldıktan sonra Allah’ı zikredin…’’ şeklinde tercüme edilir. Ancak bu tercüme hem Arapça gramer açısından hem de Kur’an bakımından hatalıdır. Çünkü ‘’Fe-iżâ kadaytumu-ssalâte feżkurû(A)llâhe…’’ ifadesi bir şart cümlesidir ve cezm eden şart kelimelerinin şart ve cevap cümleleri, siygaları ne olursa olsun (ister mâzi ister muzâri) gelecek zaman anlamı ifade ederler. Çünkü bu kelimeler mâziyi istikbale dönüştürürken muzâriyi de istikbale hasrederler. İşte Kur’andan bazı örnekler (görüldüğü üzere bu ayetlerdeki fiiller mazi/geçmiş siygadadır ama şart cümlesi oldukları için gelecek zaman ifade ediyorlar);
.
‘’Fe-iżâ kara/te-lkur-âne feste’iż bi(A)llâhi mine-şşeytâni-rracîm-‘’-’’Kur'an okuyacağın zaman/okurken kovulmuş şeytandan Allah'a sığın’’(16/98)
.
‘’fe-iżâ defa’tum ileyhim emvâlehum feeşhidû ‘aleyhim’’ ‘’Onlara mallarını verecekken/verirken bunu şahitlerle tespit ettirin.’’ (4/6)
.
‘’Fe-iżâ kadaytum menâsikekum feżkurû(A)llâhe ...’’ ‘’Hac menseklerinizi eda ederken Allah’ı zikredin…’’(2/200)
.
Nisa 103'teki bu ifadenin ’"Es-salatı ikame ettikten sonra Allah’ı zikredin…’’ şeklinde tercüme edilmesi Kur’an bağlamında da hatalıdır. Çünkü zaten namaz/es-salat, Allah’ı anmak/zikretmek için eda edilir, dolayısıyla zikrin namazdan sonra değil namaz esnasında yapılmış olması gerekir.
.
Bu ayette yapılan bir diğer hata da ‘’feżkurû(A)llâhe kiyâmen veku’ûden ve’alâ cunûbikum’’ ifadesinin ‘’ayaktayken, otururken ve yan yatarken Allah’ı zikredin’’ şeklinde tercüme edilmesidir. Neden bu hata yapılıyor? Çünkü bu ifadenin bu ayete özgü olduğu (ayetin ‘’bu askerler namazı tam kılamadıkları için yapmaları gereken zikri namazdan sonra bulundukları hal üzere -kıyamda, otururken ve hatta yan yatarken- yapabilirler’’ dediği) sanılıyor da ondan. Oysa bu ifade bu ayete özgü değildir. Aynısı Ali İmran 91’de güven içinde bulunan kimseler için de kullanılıyor, hem de ‘’o aklını kullananlar, gerçek akıl sahipleri’’ nitelemesi ile;
.
‘’Onlar ki (akıl sahipleri), kıyamda, kuudta/otururken ve yanları üzerinde (rükuda ve secdede) Allah’ı zikredeler’’(3/91)
.
Bu ayetteki ‘’alâ cunûbihim’’ ifadesine neden rükû ve secde manası veriyoruz? Çünkü insanın yanları elleridir ve insanın aynı anda iki yanı (yanları) üzerinde bulunduğu pozisyon, ancak rükû ve secde pozisyonudur. Yanlar(eller) rükuda dizlere, secde de ise yere değer/yüklenir (Süleymaniye Vakfı Meali, Ali İmran 91 ve Nisa 103 meal dipnotları).
.
Zeki Bayraktar
09.09.2020