JustPaste.it

"O İŞ SENİN BİLDİĞİN GİBİ DEĞİL."

AHİRET’E 1. MEKTUP

 

* Büyükbüyükbeybabam Cihanus Hokus Bir Varız Bir Yokus bana taş baskı vesikalığını, bir ekmek, iki muz, bir de aşağıdaki mektubu bırakmış. Çivi yazısından tercüme ettim. Anlam veremedim. :/P

TARİH: M.Ö. on yüz bin milyon baloncuk; askerden yeni dönmüşüm. Ya manastıra, ya pazara!

 

“Antropolojik Bir Garip Bayram ya da Yaşamanın Namussuz Şiddeti ve Güzel Muhabbeti Üzerine”

Evladım,

Kurbanla bayram antropoloji açısından hem doğal, hem de hayli psikolojik bir kutlama. İbranice bir kelime olup anlamı “adak, hediye vermek”tir. Doğal bir faaliyettir çünkü avcı- toplayıcı atalarımızdan beri çok temel bir sosyal etkinlik olarak topluca karın doyurmak üzere, efendime söyleyeyim, bufalodur, bizondur, zürafadır, fildir, domuzdur, maymundur artık coğrafya ne verdiyse hayvan avlayıp, incik boncuk kabile üyelerine dağıtmaktan ibaret bir yemek yeme hadisesinin uzantısıdır. Gıdanın elde ve pay edilmesi toplumsal hayatın maddi kökenidir biliyorsun. (İslam’daki diğer bayramın da yemekten sakınma üstüne kurulu bir ibadet etrafında olması manidar bir diyalektik bu açıdan.)

Kabileden dört beş avcının Afrika’nın orta yerinde bir zürafa ya da Amazonlar’da birkaç maymun avladığını düşün. Avcılar hemen oracıkta hayvanı yenilebilir hale getirmek için derisini yüzmeye, iç organlarını temizlemeye başlar ve kurutmak üzere parçaları güneşe serer. Kurutmak hem etin bir müddet muhafaza süresini uzatır, hem de ağırlığını biraz olsun hafifletir. Av taşınamayacak kadar büyükse obaya haber verilir, ahali payına düşeni almak için av sahasına kadar gelir. Avda en çok katkısı olanların ailelerinden başlamak üzere tüm parçalar kabilenin üyelerine dağıtılmak üzere bölüştürülür. Obaya dönünce avın Ziya Amcaları beş-on gün artık hayvana nasıl “öteki dünya”yı boylattıklarını anlatır. Belki o heyecanı kabilecek yaşamak için danslı manslı bir oyun çıkarırlar. Biri zürafa olur, biri süperkahraman. Çok beğenilince devamını çevirene kadar hayat bundan ibarettir.

(E, diyeceksin, dede dede bayram nerede? Salıncaklar, sallar üstünde sazlar, kaplumbağalar üstünde mumlar? Bayram ne arar la savannada?! Esmiyor. Nem bile yok: can sıkıntısı, sinek vızıltısı ve kuru sıcak! Fakat 100-150 kişilik gruplarla yaşamanın bir Savanna Mutluluğu Teorisi var. Türkiye genelinde kilometrekareye 100 kişi düşer iken İstanbul’da 2821 kişi düşüyor; cehennem başkalarıysa, var sen düşün nereye düştüğün! Normalde nüfus ne kadar az ise hayattan memnuniyetin o kadar arttığının belgesi var; fakat sizin zamanede aklı başında insanların dahi ahbapları ile dahi vakit geçirdikçe mutsuz olduğu ilimle sabit. Hele zamanede daha önce hiçbir insan evladının tecrübe etmediği bir hal olmak üzere her gün o güne değin hayatına girmiş herkesin ne halt ve halk ediyor olduğundan haberdar olarak güne başlamak, geçirmek ve bitirmek kafası var ki Allah cümleten muhabbet versin!)

Tarım toplumuna gelince, koyunun bol olduğu yerde öküz sürebilene Abdurrahman Çelebi, kılıç ile bol keseden adam kesene Sultan derler! O noktada olayı özet geçersek: “Ekende yok, dikende yok, yemede ortak Osmanlı.” Ya da Yunus Emre diliyle: “Gitti beylerin yiğitliği, / Binmişler birer atı. / Yedikleri yoksul eti, / İçtikleri kan olısar.” Kıssadan hisse, tarım toplumu aşaması; gıda güvenliği pahasına insanların can güvenliğini kılıca, mızrağa, oka emanet ettiği; canlı olarak geçim için hayvan kesmek yerine, toprağa ve hayvanlara bakan insan canlılarını kesmenin daha karlı bir iş olduğu uçsuz bucaksız bir mezbahadır.

İnsan kesmek toplumsal olarak makbul bir iş olunca, avcı-toplayıcı kafasıyla doğayla kurulan ilişkinin de mahiyeti değişiyor. Mesela, bir avcı elde ettiği avı doğanın/ormanın – ruhlarının – kendisine verdiği bir hediye gibi hissedebilir. Avın hikâyesini anlatırken şarkı türkü, dans gibi ritüellerle bunu kutlayarak doymuşluğunu, şükranını ve kahramanlığını gösterebilir. Bunu oyunlaştırarak kendini bir sonraki avın psikolojisine hazırlayabilir. Bu psikolojik faydayı görüp hazırlanırken yaptığı ritüellerden güç bulup bunu bir büyü addedebilir. Ritüelin kökeni doğayı etkileme zannıyla duyguların tekrarlanmasıdır. Fakat bir avcı, bulduğu avda birçok şans faktörünün olduğunu tecrübe ettiğinden bu tarz psikolojik bir hazırlığın ve büyü zannının çok da kuvvetli olmadığının fakındadır. Sık bir ormanda dört beş avcının bir tane maymunu yakalaması bile bir üç dört saat sürer. Şartlar çetindir, dolayısıyla av büyük çoğunlukla doğanın bir hediyesidir. Ya da “Sen Allah’ın bir lütfusun!”

Tarım toplumunda başka halklardan ganimet elde etmek peşinde koşan bir çiftçi-savaşçı içinse, bu kudret zannı daha karmaşık bir hale gelebilir. Mesela, ilk İbrani kutsal metinlerinde sonradan tek tanrı olan Yehova’nın aslen savaş tanrısı olarak görüldüğü iddia edilir. Savaşlarda başarı kazanıldıkça savaş tanrısının konumu yükselmiş ve giderek tek tanrı algısına dönüşmüştür. Makara kukara öyle bir muhabbet var mesela; Kutsal Kitap boyunca Yehova’nın helak ettiği kavim sayısı İblis’in aldığı canları geçer. (Eski+Yeni Ahit de toplamda Kuran’dan daha şiddetlidir; onu da bir olgu olarak not edelim.)

“Kurban” kelimesinin zaten İbranice olduğunu söylemiştik. “Krb” kökü Semitik dillerde ortaktır ve “yakın olmak” manasına gelir. İbranilerin kurban geleneklerine baktığımızda, artık tanrısal kudrete yakınlık duygusunun tekrarlanması için ritüelin bir müessese haline geldiğini görürüz. Tanrı bu anlamda insana akseden kudret idrakidir. Tanrı’ya, bu kudret duygusuna yakınlaşmak için tapınaklarda sunaklar kurulmuştur. Doğadaki alışveriş üstünden bu kudretle irtibat duygusu hala avla, gıdayla, bir hediye, lütuf ve zafer olarak geçimle eşleştirilmiştir. (Köken duygu ve tarihsel pratik olarak kurban ritüelinin ilkin günahlar karşılığında af dilemek fikriyle uygulanmadığını not etmek gerekir; esasen pozitif bir ilişkidir.) Tarım toplumunun çiftçi-savaşçısı bu gücü kutsamak, mesh etmek, hatırlamak ve tekrar ummak için hayvanını ya da mahsulünü sunağa götürür. Orada keser, pay eder. Çoğunu kendi alır, bir kısmını artık sınıfsallaşmış olan ruhbazlara verir, bir kısmını da sunakta yakar. Burada hem maddi, hem de duygusal temelli bir değiş-tokuş vardır.

Doğal bir faaliyet olarak birlikte gıda temin etmenin ve paylaşmanın psikolojik veçhesi, geçinmeye dair işte böyle bir insani nazariyenin gelişmesidir. Bu durum insanın kendi canlılığının ve çevresiyle olan ilişkisinin farkındalığında akli ya da duygusal bir aşamaya işaret eder. Salt fiziksel mekanik dürtülerle hareket edip, açlığın şiddetini bir başka canlıya şiddet uygulayarak canını alıp, doygunluk elde ederek bastırmanın ötesinde, tüm bu süreçlere eşlik eden duyguların sentezlenmesi söz konusudur.

Bir başka canlının hayatına son verme tecrübesi, diyalektik olarak insanın kendi canlılığının farkındalığına erişmesine ve belki de açlığın fiziksel sancısını bastırmak için yok edici kuvvete meyletmenin yorucu uğraşı ve eziyeti; yoksunluk ve suçluluk duygularıyla karışık bir lütuf algısının oluşmasına sebep vermiştir.

İleride Bataille şöyle der: “Bir hayvan diğerini yediği zaman her zaman yiyenin benzeridir… Yiyici hayvanın yenilen hayvana aşkınlığı da yoktur. Tavuğu yiyen çakırdoğan bizim kendimizi bir nesneden ayırt ettiğimiz biçimde, kendini tavuktan açıkça ayırt etmiyordur. Hayvan, suyun su içinde olması gibi dünyanın içindedir. Hiçbir şey kökenimiz olan bu hayvansal yaşam kadar bize kapalı değildir.”

Hayvanın ağzı torba değil ki büzesin! Hayvanla insanların hissiyatı esasen fizyolojik tür olarak değil, sadece derece olarak farklı olabilir. Çevrelerinin elbette farkındadırlar, hatta sosyalleştikleri ölçüde kişilik bile atfedilebilir. O sebepten, yerliler kendi isimlerini hayvanlardan remzetmiştir. Fakat uzun uzadıya düşünme ve yansıtma kapasiteleri insan gibi değildir her halükarda. Burada bir üstünlük/alçaklık yoktur. Dünyayı algılama biçimlerinin ve duyularının bizden farklı çalıştığını göz önüne alırsak, bizim hissiyat skalamızın çok ötesinde ve ondan farklı bir alemleri olduğu aşikardır. 2005 yılında California açıklarında ağlara yakalanan bir balinanın kurtarıldıktan sonra hemen uzaklaşmak yerine kendisine yardım eden dalgıçların etrafında daire çizerek yüzdüğü ve her bir dalgıcın hususi olarak yanına yaklaşıp temas ettiği hakikatle vakidir. Intéressant, ain’t it?

İşbu halde, canlı yemek, insanda yaşamanın namussuz şiddetinin doğrudan tatbiki olmanın ötesinde idraki haline gelmiştir. Zira insan kendi bitimliliğinin de farkına varır. Namus kelimesi de İbranice’dir; töre, yasa, din anlamına gelir. İnsanın bitimliliğe rağmen kendi yalnız varlığını sürdürme ihtiyacının şiddeti, ritüelleştirme ve dinselleştirme aracılılığıyla haklılaştırılır, hazmedilir, yatıştırılır.

Subhanallah!

Korku bu deneyimin önemli bir parçasıdır. Ancak deneyim içinde alt edilir. Zira istek insanı tedirgin eder. İsteğin tatmini olarak eylem belirsizlik sürecine tabiidir. Hayvanlarda ise içkinlik doğrudandır. Hayvan onu umarsızca yokluğa ve yok etmeye dahi sevk eden içkinlikle yoğrulmuşken, insan başka canlıları şeyleştirebilen ve dışlayabilen bir önem duygusunu kendi varlığına atfederek aslında bir tür güçsüz korku hisseder. Bu korku belirsizliktir. Çünkü varlığın zeminiyle karşılaşılan bu alan tehlikeli de görünür. Bu korku ormanda, ovada, bayırda cinler, periler gibi üst varlıkların da var olduğu gibi bir tasavvurla eşleştirilebilir. Çevrenin onda yarattığı duygular ve maddi hayatın akışına dair kaba fikri sentezleri, duygulanımlarına istinaden doğaüstü varlıkların zannını meydana getirir. İnsanın dünyanın dışında, kendi bilincinin içinde oluşu onun hem aşkınlığıdır, hem de doğadan fırlatılmışlığıdır. Somutlukla aşırı bir karşılaşma soyutlama olarak üst varlık sezgisine götürür. Dünyanın açık, sınırı olmayan içkinliğinin tanıklığından koşulsuz bir aşkınlık ve belirleyicilik düşüncesine.

Çocuklarda da canlılığın farkındalığına bu yolla varılan bir evre vardır. Misal, çocuk kendisine verilen bir civcivin kuş kadar canını kazara aldığında, canının çıktığına tanık olduğunda ya da karıncalarla, böceklerle, sineklerle oynarken şiddet yoluyla canlılığı keşfeder. (Sizin muhabbet kuşu addettiğiniz fıstıklara Avustralya yerlilerinin çerez niyetine tüketmekten ötürü “yemesi güzel kuş” manasında verdikleri ismin İngilizce’ye geçmiş olabileceği ihtimali var mesela.) Birey oluş süreci, soy oluş sürecini yineleyen unsurlar gösterir. Kurban ritüelinin yaygınlaşması da, toplumsal grubun üyelerinin hayatta kalma güdüsünü pekiştirmek ve insanı insanlaştıran süreç olarak çalışmaya yöneltmek ve korkuyu alt etmek için bir alıştırmaya çevrilmesine bağlı olabilir.

Çalışma süreci şeylerin çöküntüsünü hissetmektir. (Ben de 9-5 çalışacak adam değildim evladım.) Çalışmak ister istemez bezginliktir. Bu bezginlik içinde çiftçi de çalışırken aslında nesneleşir. Kendini çalışma eyleminin amacı olarak deneyimlemez. İsteğinin sonucu olarak eyleme maruz kalır, kendi de bu isteğin güdümünde nesneleşir, şeyleşir. Asgari bir emekle kendi kendine görece bir çabasızlık içinde besin temin ederek varlığını sürdürmekten uzaklaşmıştır. Varlığını sürdürmenin etkinlikleri zamana ve uzama yayılmıştır; geçmiş- gelecek tasavvuru oluşmuştur.

Dolayısıyla, gıdası doğanın ilahi bir hediyesi olarak kendiliğinden sahip olunan bir kıymette değildir artık. Çalışma sayesinde fiziksel olarak güvendedir ama zihinsel olarak kendi eylemlerinin bağlayıcı anlamlandırma ve çabalama dünyasına hapsolmuştur. Bir bakıma kendinden geçmiş, kendini kaybetmiştir. Ontolojik olarak avcıya göre dünyanın içkinliğinden kendine doğru daha fazla konumlanmıştır ama çalışması aynı zamanda onu nesneleştirmiştir. Maddi olarak güçlenirken, manen doğalından uzaklaşarak aczini fark etmiş, hayati tedirginliğini (misal, bir kertenkelenin tedirginliğini) yitirdiğinden boşa çıkan canıyla karşı karşıya kalmıştır.

Kurban ritüeli dünyanın içkin kudretine amade ve onun çalkantısının içinde avlanmaktaki duygunun tekrarıdır ama farklıdır. Avda yok etmenin başarısı belirsizdir ama kurban etmede yok edecek kudrette olmanın kesin ve kati bilinci oluşmuştur. Doğal çevrim kasti olarak insan güdümünde “oynanır”. Kudret duygusu pekişir. Hayvan yaşarken kendisi için kendini dünyanın içkinliğinden ayırt etmeden kendinde var olur ama ölü olarak yenilirken insan için nesneleşir. İnsani kudret hayvan üstünde mutlak olarak tatbik edilebilir hale gelir. Ölünün yokluğu ve kesinleşen güçsüzlüğü insan bilincinde bilincin zemini olarak canlılığa, zindeliğe belirlenim kazandırır.

Doğal olarak dahil olamadığı, varlık/yokluk ayırdının bulunmadığı içkinlikten bir canlıyı yemek olarak çıkarırken, kişi kendini yaşamanın namussuz şiddetinden artık şeyliğe indirgendiği bir dünyada bir müddet alıkoyar. Öteki bir şeyi yok etmenin ve kendisinin hayatta kalmasının tekrarlanması, aynı zamanda içkin düzenin faydasız bitimliliğini kanıksatır. Kurban etme, çalışmanın ve gelecek için üretmenin tersidir. Tüketim üretimi amacına ulaştırırken anlamı terk ettirir. Kurban, avcının tesadüften tam bağımsız olmayan, görece çabasızlık karşılığında ödül alması, lütuf görmesi değil; çalışma sonucunda elde ettiği can güvenliği ve sürdürülebilirlikle sınırlı bir şenlik simülasyonu, aciz bir zaferdir.

Ölüm mefhumu şeylerin düzenini bozmuştur bir kere. Canlılığın farkındalığı ve bitimliliğin ayırdı huzuru kesinkes insan ediminden kaçınılmaz bir gerçeklikle kaçırıp “öteki dünya”ya götürmüştür. Kurban kaçırılmış içkinlik için geçici bir takas, zaruri bir şenlik alışverişi illüzyonudur.

Bu hal, sevişme arzusuna ve yaşam iradesine kapılmaya benzer bir şekilde, olanlığın kendiliğindenliğinde ve dolayımsız içtenliğinde hissedilen kudrete ve güvene kavuşma duygusunun ancak karbon kopyasıdır.

Avlanma ve erotizm, çalışarak yaşamaktaki bu çöküntü hissini aktif bir esrimeyle dağıttığı için yaşamın irade gücü açısından kategorik olarak benzerdir. Erotizmin sancısı nihayette doğumla, açlığınki öldürmekle sonuçlanır. Biri öteki varlığı yok etmekle, diğeri öteki varlığı kendine ve bir üçüncüyü de dünyaya dahil etmekle sonuçlanır.

(“Sen sus, hiçbir şey söyleme; sen sus da gözlerin konuşsun. Öldür beni, sen öldür ki, aşkın kalbimde hapsolsun. Ben sanki ben değilim.” diyor ya Ebru Gündeş. Ya da “El çek tabip gönlümden, içimdeki sancı sarhoş. Deniz vurgunun yâresi bir hoş!” diyor Âşık Mahsuni.)

Avlanma hadiseninin kurban ritüeliyle olan ilişkisini ve madden kendi varlığını sürdürmenin “ölüm-kalım-kalıtım” şeytan üçgeni içinde duygusal tabanda erotizme evrilmesini çok da piç etmeden özet geçtiğimizi varsayıyorum. Şimdi geliyoruz evrensel piçlik mefhumuna; yani gamzedeyken “nihayetsiz müteakiben” birbirine kurban olup yavrucakları Heidegger’ın deyişiyle varlığın yol geçen hanına “fırlatıp atmaya”.

Hanım sesleniyor, ben bir bakayım; sana da bir sonraki noktayı açıklamak için, yapılmışı varken de yorma beni evladım, Schopenhauer alıntısı bırakayım (Bir “Gönül Dağı” değil ama ben gelene kadar idare et.):


“Bireysel bilinçte kendini sadece cinsel dürtü olarak ele veren ve öteki cinsin belli bir bireyine yönelmemiş olan şey; bu kendinde şeydir; fenomenlerin, görüşlerin dışında duran yaşama iradesidir. Cinsel dürtü olarak bilinçte görünürleşen işte bu kendinde iradedir, yaşama isteği anlamındaki iradedir. Aslında öznel olan dürtü, çok akıllı bir tarzda nesnel bir hayranlık maskesini takmayı (“Alla beni, pulla beni!”) çok iyi bilir. Ne var ki bu hayranlık istediği kadar nesnel ve kendisini yüce gösteren bir badananın arkasına saklansın, her âşık olma durumunda, asıl tayin edici fiziksel haz ve zevktir. Sadece karşılıklı sevginin varlığından emin olma hali, bu hazzın eksikliğini avutamaz. (“Odam kireç tutmuyor!”) O taşan haz aslında tür için en iyiye yönelmiş olan bir içgüdüdür.

Sadece tür, sonsuz hayata sahiptir; bu bakımdan da onun sonsuz istekler duyma, sonsuz tatminler yaşama ve sonsuz acılar çekme yeteneği vardır. Ama işte bu istek, dünyada bir ölümlünün dar yüreğine hapsedilmişlerdir. Dolayısıyla da böyle bir ölümlünün sonsuz sevinç ve sonsuz ıstırapla dolduğu yerde çatlayıp parçalanmak ister gibi görünmesine ve bunları ifade edebilecek söz bulamamasına şaşmamak gerekir. Sadece türün ruhu tek bir bakışla hangi değeri taşıdığını görebilir. Büyük tutkular kural olarak ilk bakışta doğarlar: İlk bakışta sevmeden kim aşık olmuştur. (Şekspir)”

Ninen çarık giyerdi, bunları unittin mi? Geldim, geldim. ;)

 Şimdi, zülfü kaküllerin amber misali saygı duruşu istiyorum. Gözleri âleme hükümdar olan ne? Yüzleri çiğ düşmüş çayıra benzeyen ne? Göğsünde bahçe-i vahdet kurulan ne? Cemali seyredince cennet istemeyen ne? Aşıkı öldüren zühre-i rahşandan güzele secdegah olan pişegaha güzellerin padişahı ne? W = F . Δx (İş = Kuvvet x [Sweet] Disposition!.Î)

“Allah Allah Allah Allah: Bu nasıl sevmek! Allah Allah Allah Allah: Bu nasıl gülmek! Ne güzel yaratmışsın çiftedir beni!

Görünce aşık oldum, eyledi deli! Gülünce gözlerini, saçının her telini,

Tutunca ellerini, ölesim gelir, ölesim gelir!”

Yerlere göklere sığmıyor aşkım, sığmış bu can içinde. Ne içti yine bu Yunus? (Hanım, yayıkla ayranı sana rahmet ya hu!)

İbrahim (Tatlıses): Niye mi sen? Cevabı basit. Sen aradığım kızdın. İlk görüşte beğendim seni. Âşık oldum. Sen de bana âşıksın.

Hülya (avşar): Güldürme (1) beni!

İbrahim: Sen de âşıksın. Çünkü âşıklar güler. Hülya: Değilim.

İbrahim (kahveden yudum, Hülya’dan makas ve bibip alır): Hmmm, aaa-şıksın (2)! (Dıkşın dıkşın)

Hülya: Di-ilim.

İbrahim: Haydi söyle, bakalım.

Hülya (güler, yanakları poflatır): Ffff! İbrahim (mamihlapinatapai ile): Ntzzz.

----

İç dipnot 1: Bkz. “Gülme: Komiğin Anlamı Üstüne Deneme”, Henri Bergson, 1900.

İç dipnot 2: Eklemler aracılığı ile vücudun tüm ağırlığını ayağa aktaran, Aşil tendonu misali ayak bileği kemiği. Zar yapılarak aşık oyununda kullanılır. (Thus: “Yârin çıplak ayağına kundura, bahar yürür dura dura.” & “Aeso panch nammukaro.”)

---

Konumuz esasen geldi Mahamudra’ya. Yani Tantrik Kozmosentrik Manevi Büyük Orgazm’a. Hinduca fenafillah! Evrenin içkinliğine duhul olmaya, benden öte benden ziyade hemhal olmaya! Mudra esasen Budistlerin şu enteresan el işaretleri demek. Yani evrenden işaret almak, onu işaretlemek. Latince’de ise şu anlamda orgazm: Yunanca kökeni “orge”den uyarım, kuvvetle kabarım; Sanskritçe “urja”dan besin. Yani, besin ihtiyacı gibi insanı harekete geçiren kuvvet, işaret. Orgazmın da etimolojiden mütevellit mudra’sına Fransız kalmayalım: “La petite mort!” Arap da olmayalım: “Küçük ölüm!” Hayy bin Yakzan (Uyanık oğlu Diri)!

Peki, hangi mahiyette manevi Mahamudra’nın emsali fizyolojik “Küçük Ölüm”dür?

Orgazm fizyolojik olarak üremeye gerekli değildir. Kadınlar bu hal için maymunlara teşekkür etse yeridir. Birçok memelide erkek dişiyi cinsel olarak uyararak yumurtlamayı başlatır. İnsanlarda klitorisin vajinal kanalın dışına taşınmasına paralel bir şekilde bu bağıntı kaybolmuştur. Fakat kadınların orgazm sırasında salgıladıkları hormonlar, birçok memelinin işbu yumurtlama uyarımıyla salgıladığı hormonlarla aynıdır. Yani, bugün orgazm addedilen fizyolojik hal aslında döllenmeye zemin hazırlamak üzere yumurtlamaktır.

Maymun ataların orgazmı bugünküne benzemiyordu ama bu hormonel ve nörokimyasal salınım insanlarda modifiye olarak günümüze kadar gelmiştir.

8000’den fazla sinir ucuyla klitorisin beynin “ödül” merkezine bağlanması makuldür. Evrimsel antropoloji açısından, işte bu ödül merkezi, bahsettiğimiz üzere, temel olarak yiyecekle ve onun etrafında geliştiğini işaret ettiğimiz tonla duyguyla, kutsal güven ve yaşam iradesinin gücüne teslim olma duygusuyla şartlandırılmıştır.

Orgazm sırasında sol gözün arkasındaki, mantıktan (yani yaşam iradesinin paketlenmiş insaniyet halinden) sorumlu olan orbitofrontal cortex kapanır. Bu eroin kullanımına benzer bir nörokimyadır. Eroinin de farklı asitlerle morfini karıştırarak savaşlarda kol bacak kopmalarında dahi daha hızla hareket edecek bir ilaç araştırırken keşfedilen bir ağrı kesici olduğunu hatırlayalım. İlk eroin deneklerinin kendilerini kahraman gibi (“heroisch”) hissetmelerinden mütevellit, bu ilaca geçenlerde dünyanın en büyük gıda şirketlerinden Monsanto’yu 66 milyar dolara alan Bayerli biliminsanlarınca “Heroin” denmiştir (Konu nerelere geldi yahu!). Yani, orgazm bir nevi maddi-manevi acıyla yoğrulmuş insani deneyim alanı skalasından boşalımdır. Yunanca “heros” yarı-tanrı demektir. Kudretli anlamına gelir. Bu kelimenin Proto Hint-Avrupa atası olan “ser” ise gözlemlemek, korumak manasındadır. İşbu hal, evrenin insan vücuduna akseden maddesinin kendini serbest bırakma güveniyle içkinleşme kudretine hemhal şahit olduğu bir mertebedir. Maddenin kendini bu frekansta deneyimleme bütünlüğüne gelmesi de ne güzel bir iştir!

Dananın kuyruğunun koptuğu yere gelelim, buraya kadar gelmişken. Aşk ve cuddling hormonu denilen oksitosin orgazm sırasında beyne sular seller gibi akar. Bil bakalım, başka ne vakit akar? Oksitosin, doğumda serviks ve uterusun gerilmesi ile rahim kaslarını uyarıp doğumu kolaylaştırır. Meme başının uyarılmasıyla da süt salınımına destek olur. Doğum sırasında müthiş bir ağrı kesici, sonrasında gıdanın sihirli iksiri. Testosteron fazlalığından erkeklerde orgazm sırasında oksitosinin etkisi azaltılır. Yani, bir erkek oksitosin kafasını kadın kadar yaşayamaz. Başka neyi yaşayamaz? Periaqueductal gri madde kadın orgazmında aktif hale gelir. Erkeklerde bu gerçekleşmez. Bu madde "fight or flight" (savaş ya da sıvış) tepkisini kontrol eder. Kadın hayati tedirginlik içinde kendini bir bakıma av gibi hisseder ve savaşmayıp seviştiği takdirde erkeğiyle karşılıklı ödülleşir. Ava giderken kalben avlaşılır.

Fizyolojisini tercüme edersek, kadınlarda buna istinaden ayrıca hafıza ve yön bulmada önemi olan hipokampus ve başta korku olmak üzere duyguların denetimden sorumlu olan amigdalanın aktivitesi de azalır. Kadın beyinde cereyan eden evrenin uçlarında böyle gezerken, erkek tenhada nöbete yazılır.

            Özetle, homo sapiens sapiens orgasmus: “Ballar balını buldum, kovanım yağma olsun” doktriniyle bir nevi “Saldım çayıra, Mevlam kayıra” ekosisteminde “Leyla-Mevla” diyalektiğince kendinden, kirpikten, kaştan, ârdan, gülden, dikenden, sineden, sıra sıra siniden öte / aleme geçiş. Bu açıdan orgazm, evet, fizyolojik temelli zihinsel bir küçük ölüm tecrübesidir. Bunun üst perdede dinsel tecrübedeki aşkınlık tercümesi de, içkinlikle bu huzur ve özleşme içinde bilfiil zinde olmaktır. Fizyolojik erotizmin dinsel uluhiyete emsali böylece kurulur.

“Evreni dürtmeye var mı cüretim? Bir şeftali yemeye var mı cüretim?” diye soruyor şair Eliot. Cinsel etkinlik karşısındaki çekinme duygusu da ölüm ve ölüler karşısındaki çekinme duygusunu anımsatır. Şiddeti her durumda tuhaf bir biçimde bizi aşmaktadır. İnsanı hayvanla yine zıtlaştıran bir aşırı heyecandır. Cinsel olan şenliktir ama aynı zamanda trajiktir. Çünkü erotizm de tüm bu dolayımda ölümün bilinmesine bağlanır.

Yağmur Atsız’dan şiire girelim:

“Çözülen bir yün yumağı, savrulan yapraklar, bir suçluyu aklar, doğmayan şafaklar, haksız ittifaklar, bir kitaba başlar, koşarken yavaşlar gibi akıp giden günlerimiz. Cenaze törenlerinde mezar taşlarından suskun telaşsız sessiz.”

Erotizmin en büyük şiddeti iki varlığın birbirini çektiği sürüp gittikleri anda ortaya çıkan bu yaşamın doruğudur. Söz konusu olan yaşamın yeniden üretilmesidir. Yaşam taşarken en uç coşkuya ulaşır, zevkin aşırılıkları içinde kaybolan bu birbirine karışmış bedenler daha sonra onları çürümenin sessizliğine adayacak olan ölümün tersine giderler. Sonsuzca ölümün yıkıntılarını onaran doğuma, üremeye bağlanırlar. Hayvan ise ölümün bilgisinden yoksun olduğu ölçüde erotizmi bilmemektedir. Bu hususların dikkate alınması, orgazmın ardından erkeklerin yaşadığı boşalma sonrası depresyonla ilişkilendirilebilir. Orgazmı zaten kadınınki kadar kudretli olmayan erkeğe “Gen bencildir” doktrinine eyvallah ettirilir.

Fakat bu noktada soru şudur. Bu yemek yeme, hayatta kalma, av, avlanma, korku, kaçış, teslim olma, teslim alma, ödül, lütuf, coşma, şiddet, eziyet, bezginlik, aciz olma, kurban etme, kudrete yakın olma duygusal sarmalında deneyimlenen yaşam iradesi ve farkındalık algoritması nihai olarak şu yargıya dönüşür mü: İçinde cinsel etkinliğe bağlı bir lanetlenme hissi barındıran yaşama suçluluğu? Ekşici bir yazarın ifadesiyle: Yaşam cinsel yolla bulaşan bir hastalık mıdır? Ya da manevi olarak bu his nasıl yatıştırılır?

Gerçekten bize ulaşmış en eski imgelerde acaba böyle bir algı ortaya çıkıyor mu? Geç yontma taş dönemine ait, içinde oturulmamış, iple inilen bir mağara olan Fransa’daki Lascaux Mağarası’ndaki 17000 senelik bir resme bakalım.

Mızrakla vurulmuş, bağırsakları dışarı sarkan biz bizon. Önünde ise kuş başlı bir insan figürü ereksiyon halinde uzanırken çizilmiş. Düşmüş insanın aşağısında bir çubuğun ucunda duran bir başka kuş figürü. Acaba bu imgenin anlamı nedir?

Bir şaman kurban etme olayında maskeyle kendini kuş kılığına mı sokmuştur? Bu resmin konusu öldürme ve kefaret midir? Avda öldürülen hayvanlar için kefaret vermek bir kabile adetidir. Şaman ölerek bizonun ölümünün kefaretini mi ödüyor?

Bataille için bu resimde çarpıcı olan, ölümün erotik dorukla beraber resmedilmesidir. Yani, kurban ritüeline giden süreci yaratan canlı öldürmedeki suçluluk duygusunun bir benzeri, kategorik olarak aynı alana ait olduklarından ötürü canlı yaratma sürecinde de ortaya çıkıyor mudur? Günaha, cinsel azgınlığa, erotizme bağlanan ölüm müdür, müdür, burada resmedilen?

Hayvanda cinsel etkinlik içgüdüsel bir çalkantıya yanıt verir. Ama çalışma ile hayvandan ayrılan insanda bu duygusal kabarmaya verilen yanıtın anlamı ayırt edilir, uzam ve zamandaki etkileriyle beraber fark edilir. Saf içgüdüden uzaklaşılır. Ama amaç yine de ilkin çocuk olmak zorunda değildir. Cinselliğin içkinliği, içindeki akıştaki zevktir. Bazı arkaik topluluklarda şehvetli cinsel birleşme ile çocuk doğurma arasındaki zorunlu bağlantı hala fark edilmemiştir. Rüzgar eser, gelgit olur, çocuk olur diye düşünürler. Cinsel coşkunluk esnasındaki doğal olaylara anlam ve eşlik yüklerler. Eski Yunan gibi gelişmiş bir kültürde ise, erotizmin tanrısı Eros çocuk suretinde tasavvur edilir. Ayrıca, tanrıların meydana geliş hikayelerinin anlatıldığı teogonilerde birbirlerini allem eden, kallem eden, atar gider yapan tanrılar arasında bir tek Eros’un işine herkes karışamaz.   

Semitik kavimlerde ise örneğin sünnet geleneği bu çerçevede cinsel hazzı tanrısal kültürle mimlemek üzere bir tasarım olabilir. Amacı, bu tarihsel ve nörokimyasal faili meçhul cinsel yaşam iradesini ölüm bilinciyle dolayımlanan tanrısal düzene kurban etmektir. Bu fikir skalasının sapkınlaştığı daha ileri boyutta, bu kafa insan ve çocuk kurban etmeye gidebilir.

Örneğin, eski Yunan kültlerinden Dionysos bayramlarının olayı “sparagmos” denilen bir canlı bir hayvanın parçalanması, etinin yenmesi ve kanının içilmesi adetidir. Dionysos (iki kere doğan anlamında) yasak aşktan doğacak iken annesi düşük yapar ve babasının baldırından doğar, bir ayna ile Titanlar tarafından kandırılıp parçalara bölünüp kazanda pişirilir, sonra merhamete gelinip parçaları tekrar birleştirilip keçi kılığına sokulur, orman ve dağ peri-kızlarının arasında yollanır, orada şarabı icat eder, alayıyla dünyayı gezer.

Panteona aykırı aydayan, dışarıdan gelen bir tanrıdır. Ölümün ve yeniden doğmanın tanrısı olarak insan aklının yeniden canlandırılması babında ritüelden tiyatroya geçiş onun adına düzenlenen festivallerde olmuştur. Sparagmos’ta çocuk Dionysos’un Titanlar tarafından parçalanması tekrarlanır. Deli gibi serbestleşen yaşam iradesinin simgesel figürüdür.

Geceleri kırsalda yapılan Dionysos ritüellerinde kurbanın parçalanarak öldürülmesi ve çiğ et yenmesiyle tanrıyla ruh birliği amaçlanır. Dionysos ritüeli insanlık halinin aşılmasını, tam kurtuluşun şiddetini, insanlığın erişemediği bir kendiliğindenliğin arzusunu yansıtır. Ahlaki sözleşmelerden kurtuluşu vaat eder. Bu durum üst tabakadan kadınların kitlesel katılımını açıklamaktadır. Kentten beraber ayrılır, dağlara varınca üst başlarını dağıtır, gece danslarına başlarlar. Dionysos’a tapan bu kadın Maenadların Yunan mitolojisinde çeteler halinde dolaşıp neşe içinde erkekleri parçaladıkları anlatılır, birçok resimde bu sahneler resmedilir. Maenad’ın kelime anlamı “Çıldıranlar”dır. Çılgınlık öyle bir düzeye ulaşır ki yalnızca canlı çocukların, kendi öz çocuklarının parçalanması bu düzensizliğe son verir gibi durur. Bunu yapıp yapmadıklarını tam olarak bilemeyiz ama çılgın Maenadlar gerçekten çocukların yerine can çekişme çığlıkları bebek ağlayışından çok az farklı olan oğlakları parçalarlar. Bebek Dionysos niyetine. Tarım çiftçisinin ve askerin çalışma kaygısı onu sarhoşluğun düzensizliğine böylesine kapılmaktan alıkoymuştur. Dionysos kültü böylece Roma’nın çiftçi-askeri düzeni tarafından yasaklanır. Dionysos pratiği sonrada alelade fuhuşa dönüşür.

Cinsel yaşam iradesinin ölümün oluşturduğu trajik zevkle olan suç ortaklığı duygusunun hazmedilememesi, bu dolayımla delirircesine hayatı yaşarken hayatı yadsımaya tekabül ederek çocuk kurbanı pratiğine evrilebilir. İnsan kurbanı yaşam iradesinin bilfiil reddidir. Bu bakımdan, erotik hazzın suçluluk duygusunun artığıdır. Ölüm-kalım-kalıtım çerçevesinde zuhur eden mecburiyet ve acizlik duygulanımını alt etmek üzere oluşan bir kudret kanaati olarak doğabilir. Lascaux resminde erotik haz, ölüm ve kefaretin beraber gösterimi tarihsel bilinçdışının buna müsait olduğunu işaret ediyor.

Avlanma-kurban psikolojisiyle kadın-erkek orgazmının nörokimyasal ve duygusal süreçlerini terazinin bir kefesine koyarsak, öteki tarafta Oedipus/Elektra komplekslerinin, baba- oğul/anne-kız çekişmelerinin, doğuran kadının lohusa döneminde bebeğiyle yalnız bırakılmaması gibi ananelerin mantığı diğer kefede hemen algoritmayı tamamlayacaktır.

İbrani ata İbrahim’in oğlu İshak’ı kurban etme hikayesi bu çerçevede anlam kazanır. Oğul, İbrahim’in kendisine dahi karşı koyan ve kendisini şeyleştiren yaşam iradesinin, çabasız sonsuz yaşamdan uzaklaşıp bilmenin yükünü sırtlanan Adem ve Havva’nın lanetli erotizminin ürünüdür. Tanrı ise eşyanın tabiatıyla ne hal üzere olunacağının mutlak belirsizliğinin kati aşkınlık gizemi, her şeyi cereyan ettiren kudretin maksadının idraki.

“Yaratılış”ı özet geçelim:

“Başlangıçta Tanrı göğü ve yeri yarattı… Tanrı insanı kendi suretinde yarattı… İnsanları erkek ve dişi olarak yarattı… “Yeryüzünde yaşayan bütün canlılara egemen olun” dedi… Yedinci günü kutsadı. Yarattığı bütün işi bitirip dinlendi.

Tanrı Aden bahçesine bakması için Adem'i oraya koydu. Ve ona, "Bahçede istediğin ağacın meyvesini yiyebilirsin" diye buyurdu, "Ama iyiyle kötüyü bilme ağacından yeme. Çünkü ondan yediğin gün kesinlikle ölürsün." Yılan, "Kesinlikle ölmezsiniz" dedi, "Çünkü Tanrı biliyor ki, o ağacın meyvesini yediğinizde gözleriniz açılacak, iyiyle kötüyü bilerek Tanrı gibi olacaksınız."

(Yerler.)

Tanrı kadına "Çocuk doğururken sana çok acı çektireceğim" dedi, "Ağrı çekerek doğum yapacaksın. Kocana istek duyacaksın.” Tanrı Adem'e "Toprak senin yüzünden lanetlendi" dedi, "Yaşam boyu emek vermeden yiyecek bulamayacaksın. Yaratılmış olduğun toprağa dönünceye dek ekmeğini alın teri dökerek kazanacaksın. Topraksın, topraktan yaratıldın ve yine toprağa döneceksin."

Onu kovdu; yaşam ağacının yolunu denetlemek için Aden bahçesine her yana dönen alevli bir kılıç yerleştirdi.”

Sonraki hikaye malum. Adem’le Havva’dan çoban Habil ve çiftçi Kabil doğar. Kabil toprağın ürünlerinden, Habil hayvanlarından Tanrı’ya sunar. Tanrı Kabil’in sunusunu reddeder.

Kabil, Habil’i öldürür. Cezası yeryüzünde dolaşmaktır. Sonra bir kent kurar. Giden Kabil’in yokluğunda Adem-Havva Şit’i dünyaya getirir. Şit, Enoş, Kenan, Mahalalel, Yeret, Hanok, Metuşelah, Lemek, Nuh diye erkek evlat silsilesi devam eder. Dünya bozulunca tufan kopar. Nuh ile Tanrı arasında yeni ahit ve sulh yapılır, gökkuşağı bunun hatırası olur. Yeni nesil Nuh’tan ve üç oğlundan türer.

Sonra hikaye İbrahim’e gelene kadar araya önce ütopik Babil Kulesi girer: Yeryüzüne dağılmamak için tek dil, tek bayrak, tek devlet, tek vatan! Tanrı bunu murat etmez. Dağılırlar: “Dünya durdukça, ekip biçmek, sıcak, soğuk, yaz, kış, gece, gündüz hep var olacak... Dillerini karıştıralım ki birbirlerini anlamasınlar."

Sonra olaya Mısırlılar, Hititliler falan girer. Medeniyet, tarım, çiftçilik, askeri nizam, şiddetin toplumsallaşması. Akıp giden günlerimiz…

Geliriz Avram’a, yani sonradan ata anlamında Tanrı’nın adını değiştirdiği İbrahim’e. Silsile devam ederken İbrahim Terah’ın oğludur. Tanrı’nın dileğiyle baba ocağı Harran’ı bırakıp Kenan illerine gider. Kıtlık olunca Mısır’a giderler. Orada Firavun, İbrahim’in karısı güzel Sara’ya göz koyar, İbrahim de zaten Sara’nın güzelliğini görenler kendisini öldürmesin diye onu kardeşi olarak tanıtmıştır. Sara’nın hatrına İbrahim’e de iyi davranılır; mal mülk edinir. Fakat olayın anlaşılmasıyla Mısır’dan kovulurlar. Kenan’a geri dönerler. Mal, mülk, savaşlar, lavaşlar. Lakin İbrahim’in çocuğu olmaz, mülkünün evdeki hizmetkarlara kalacak olmasından korkar.

Tanrı İbrahim’e soyu ve toprağı çok olsun diye kendisine bir düve, keçi, koç, kumru ve güvercin yavrusu getirmesini söyler. İbrahim kuşlar hariç hepsini kurban eder. Sara’dan çocuğu olmadığı için onun teklifiyle Mısırlı cariyesi Hacer’le beraber olur. Yine de kıskançlık krizlerinin ortasında, “yaban eşeği gibi” herkesle çekişeceği kehanet edilen İsmail doğar. İbrahim’in birçok ulusun babası olmasının şartı Tanrı tarafından sünnet olarak belirlenir. Her erkek çocuğunu sekiz günlük iken sünnet etmek, İbrahim’le Tanrı arasındaki, Nuh’tan sonraki ikinci antlaşmanın mührü olur.

Bu arada Sara’dan da İshak adında bir oğlu olacağı İbrahim'e müjdelenir. Soyun devamı ilkin İshak’ın doğumuyla vuku bulacaktır. İbrahim’le oğlu İsmail aynı gün sünnet olur. Yaşlanmış ve adetten kesilmiş Sara tabii bu habere şaşırır. Bu bölüm enteresan, aynen aktarıyorum:

"Sara için için gülerek, "Bu yaştan sonra bu zevki tadabilir miyim? Üstelik efendim de yaşlı." diye düşündü. Rab İbrahim'e sordu: "Sara niçin, 'Bu yaştan sonra gerçekten çocuk sahibi mi olacağım!' diyerek güldü?” Sara korktu, "Gülmedim" diyerek yalan söyledi. Rab, "Hayır, güldün" dedi."

Subhanallah! 

Sodom ve Gomora hikayesi de İbrahim’in karakteri açısından önemlidir. Tanrı yoldan çıkan bu kentleri cezalandırmak ister. İbrahim adaletlidir: "Haklıyı da haksızla birlikte mi yok edeceksin?” diye sorar. Bu bölüm de güzel:

"Tanrı "Eğer Sodom'da elli doğru kişi bulursam, onların hatırına bütün kenti bağışlayacağım" diye karşılık verdi.

 İbrahim, "Ben toz ve külüm, bir hiçim" dedi, "Ama seninle konuşma yürekliliğini göstereceğim. Kırk beş doğru kişi var diyelim, beş kişi için bütün kenti yok mu edeceksin?"

Yani, İbrahim cinsel haklar konusunda, yazılı kaynaklardaki ilk aktivisttir. Ya da sadece merhametli birisidir. Tanrı Sodom ve Gomora’yı helak ederken bir tek İbrahim’in yeğeni Lut’u ve kızlarını sakınır. Fakat çok enteresan, bir mağaraya yerleşen Lut ve kızları gittikleri yerde soylarını devam ettirecek erkek kalmadığından ensest ilişki yaşarlar. Kızları babaları bunu fark etmesin diye ona şarap içirirler. Çocukları olur. Zaten İbrahim’in Mısır’da dediğine göre, gerçekten de Sara’yla İbrahim’in de babaları bir, anneleri ayrıdır. Fizyobiyolojik olarak karmaşık zamanlar!

Vaat edildiği üzere İshak doğunca, İsmail alay eder. Sara’nın kışkırtması ve Tanrı’nın da soyun İshak’tan devam edeceğini bildirmesiyle, İbrahim İsmail ve annesi Hacer’i gönderir. Tanrı bu cariyenin oğlundan da bir ulus çıkacağını söyler. Hicaz’daki çölde ölmek üzerelerken Tanrı’nın lütfuyla bir kuyu bulurlar. İslami inanışa göre bu kuyu Zemzem Kuyusu’dur. Burası da Mekke’dir. Araplar soylarını işte böylece Tevrat’ta Mısırlı bir kadınla evlendiği söylenen, İbrahim oğlu İsmail’e dayandırır. Bakara Suresi’nde İbrahim’le İsmail’in Kabe’yi beraber inşa ettikleri, İbrahim Suresi’nde de buraya yerleştikleri söylenir.

İbrahim’in sınanması bu aşamada olur. Tanrı sevdiği biricik oğlu İshak’ı alıp dağda yakmalık kurban olarak sunmasını söyler. Burada bilinmesi gereken, hayvan kurbanının Tevrat kronolojisine bakarsak zaten uygulanmakta olan bir adet olmasıdır. Yani, kulaktan dolma zannettiğimiz üzere kurban ritüeli İbrahim’in bu sınanmasıyla başlamış değildir. İbrahim zaten hayvanların da kurban olarak sunulduğu bir zamanda işte anlattığımız bu antropolojik hikayenin parapsikolojik ağırlığında sevdiği oğlunu kurban etmesi gerektiği zannına düşer.

Tevrat’ın yazarları zaten bu hipotetik İbrahim atayla çağdaş değildir. Büyük ihtimal sözlü kültürlerinde nesilden nesile aktarılan bir hikayeyi yazıya dökmüşlerdir. Dolayısıyla, onların metni yazdığı dünyadaki anlayışla İbrahim’in yaşadığı psikolojik ve tarihsel realite zaten farklıdır.

Herkes tarih çalışmak durumunda değildir. Ama en azından tarihin ta ebesinin örekesinden gelen kültürel adetlerin kökeni üstüne ahkam kesmeden evvel, metodolojik düşünmek ve temel eleştirel mantığı bilmek esastır. Anakronizm en basit tuzaktır. Yani, Ekşici taifenin tartışmalarında sıkça görünen, örneğin şu tarz bodoslama akıl yürütmeler tarihsel realitenin geçmiş insanlarca nasıl tecrübe edildiğini anlamaya yaramaz, onunla da uyuşmaz:

“Asıl sorun tanrının akan kanla mutlu olacağı düşüncesi. İlkel kavimlerde görülen bu davranışın bu çağda hala sürdürülmesi çok acayip. Bir babaya oğlunu kesmesini emredip sonra “Vazgeçtim” diyip koç gönderen tanrı. Kurban tanrıyı memnun etmek için kesilir ve tarihi İslam'dan çok daha eskiye dayanır. Muhtemelen sağdan soldan toplama bir kitap olan Kuran'da da bu yüzden yer alır… Ezik bahaneye geri dönecek olursak “Tepede bir monark var”, “İnancın için bana cana kıyabileceğini göster" diyor ve siz "koyunlar" o kadar korkaksınız ki, size verilen emrin içeriğini sorgulamayı hiç düşünmeden "kuzu kuzu" bir başka canlıyı bu uğurda öldürüp, sonra da Allah denilen bu varlık ibadetinizi kabul etsin diye umuyorsunuz. Böylesi bir "amaca ve şekle" sahip sunuyu ancak şeytan kabul eder.

Hayrını görün...”

Burada bir duralım. Tevrat ve Kuran’ın metinlerinde bahsedilen, antropolojik anlamda hipotetik bu İbrahim ata, kendi maruz kaldığı gerçekliği, senin Lascaux mağarası resimlerinden beri katmer katmer katlanarak 21. yüzyılda oluşturma imkânına sahip olduğun rasyonel düşünce kodlarıyla deneyimlemez, yaşamaz müstakbel evladım ve güzel insan kardeşlerim.

Dünyada başka örneği çok az bulunur şekilde fi tarihinden sana tarihsel belgeleri kalmış insan hikayelerinden mana çıkarmak için araştırmaya dayanan daha geniş bir hayal gücü, merak ve kendi yargılarını bir tarafa koyabilme samimiyeti gerekir.

Antropolojik olarak, hiç yoktan edebi olarak buradaki merak unsuru İbrahim’in halihazırda hayvan kurban edebilirken hangi psikolojiyle sevdiği ve kendine soy olacak oğlunu öldürme psikolojisine girebildiğidir. Kaldı ki kendisi Sodom ve Gomora için Tanrı’ya kafa tutabilmiş ve yüreğiyle adaleti sorgulamıştır. Burada Tevrat’taki anlatıma dönelim, mana çıkarmak üzere ya da o da enteresan gelmiyorsa binlerce senelik bir metni okuma zevkini idrak edelim diye hikayedeki karakterlerimizle empati yapalım, bir İran sineması sahnesi gibi gözümüzde canlandıralım:

“Tanrı, "İshak'ı, sevdiğin biricik oğlunu al, Moriya bölgesine git" dedi, "Orada sana göstereceğim bir dağda oğlunu yakmalık sunu olarak sun."

İbrahim sabah erkenden kalktı, eşeğine palan vurdu. Yanına uşaklarından ikisini ve oğlu İshak'ı aldı. Yakmalık sunu için odun yardıktan sonra, Tanrı'nın kendisine belirttiği yere doğru yola çıktı. Üçüncü gün gideceği yeri uzaktan gördü. Uşaklarına, "Siz burada, eşeğin yanında kalın" dedi, "Oğlumla birlikte tapınmak için oraya gidip döneceğiz." Yakmalık sunu için yardığı odunları oğlu İshak'a yükledi. Ateşi ve bıçağı kendisi aldı.

Birlikte giderlerken İshak İbrahim'e, "Baba!" dedi. İbrahim, "Evet, oğlum!" diye yanıt verdi. İshak, "Ateşle odun burada, ama yakmalık sunu kuzusu nerede?" diye sordu. İbrahim, "Oğlum, yakmalık sunu için kuzuyu Tanrı kendisi sağlayacak" dedi. İkisi birlikte yürümeye devam ettiler.

Tanrı'nın kendisine belirttiği yere varınca İbrahim bir sunak yaptı, üzerine odun dizdi. Oğlu İshak'ı bağlayıp sunaktaki odunların üzerine yatırdı. Onu boğazlamak için uzanıp bıçağı aldı.

Ama Rabb’in meleği göklerden, "İbrahim, İbrahim!" diye seslendi. İbrahim, "İşte buradayım!" diye karşılık verdi. Melek, "Çocuğa dokunma" dedi, "Ona hiçbir şey yapma. Şimdi Tanrı'dan korktuğunu anladım, biricik oğlunu benden esirgemedin." İbrahim çevresine bakınca, boynuzları sık çalılara takılmış bir koç gördü. Gidip koçu getirdi. Oğlunun yerine onu yakmalık sunu olarak sundu.

Oraya, "Yahve-Yire" adını verdi. "Rabb’in dağında sağlanacaktır" sözü bu yüzden bugüne kadar söylenmektedir. Melek ikinci kez göklerden İbrahim'e seslendi: “Rab diyor ki, kendi adıma ant içiyorum. Bunu yaptığın, biricik oğlunu esirgemediğin için seni fazlasıyla kutsayacağım; soyunu göklerin yıldızları, kıyıların kumu kadar çoğaltacağım. Soyun düşmanlarının kentlerini mülk edinecek. Soyunun aracılığıyla yeryüzündeki bütün uluslar kutsanacak. Çünkü sözümü dinledin."

Kıssadan hisse, mektubun başından beri çizdiğimiz çerçevede, burada korkunç ve dinsel olanın özdeşliğini görürüz. Dini yalnızlık; bütünü içinde bütüne yakın olmak, anlamak için sahip olduğun zannı, vehmi ve bu manada kendin addettiğin nefsini kurban etme ve böylece onun mahiyetini anlama üzerine kuruludur.

“Seherde bir bağa girdim. El sürdüm, güllerin derdim. Sayın ki cennete düştüm. Yâr ile tenha buluştum. Ne bağ duydu, ne bağbancı. Seherin bülbülü öttü. Öttü de murada yetti. Teslim Abdal yükün tuttu. Ne bağ duydu, ne bağbancı.”

Dinsel esrime ile erotizmin bağlantısından bahisle şöyle diyor Bataille:

 

“Kurban etmede olan dinsel korkunçluğun erotizmin uçurumuna bağlandığı an, ölümden sonra oluşan sessizlikte tedirgin ruhların hissettiği, kurbanın sağladığı varlığın sürekliliğidir. Erotizmin anlamı, onun dinselliğini görmeyen kişiden kaçar. Dinin özü diğer eylemlerle suçlu olan eylemi karşı karşıya getirmektir.”

Alışkanlıkla dini yasaya, namusa, şeriata indirgeriz ama esasen kaynağı yaşamın namussuz şiddetinin gözlenmesi ve muhabbet gösterme iradesidir. İnsanlar dinin hayatiyet anlamında erotizm ve farkındalık anlamında ölümün keşfinden kaynaklandığını göz ardı ederek onu sadece toplumsal ahlaka indirgemiştir. Halbuki dini düşüncenin kökeni kendinde varlığa uyanıştır. İbrahim’in İshak’ı kurban ediş hikayesine böyle bir paradigma açmak için bir an için Kierkegaard’ın şu sorgulamasını, hikayeye çizdiğimiz mana çerçevesinde boğazında babasının bıçağıyla İshak’ın olası son düşünceleri olarak okuyalım:

“Hayatımın sonu geldi. Varoluş beni hasta ediyor; tatsız, tuzsuz, anlamsız. Pierrot’dan bile aç kalsam, insanların bana yapacağı açıklamayı yemem. Elimi nerede olduğumu anlamak için toprağa değdiriyorum; parmağımı dünyaya sokuyorum – hiçbir kokusu yok. Nerdeyim ben? Dünya demek ne anlama geliyor? Dünyanın anlamı ne? Kim beni tüm bu olan bitene kandırdı ve beni burada öylece bıraktı? Nasıl geldim dünyaya ben? Neden bana sorulmadı? Kurallar anlatılmadı ve herkesin arasına fırlatıldım? Gerçeklik denilen bu işe nasıl bulaştım? Niye bulaştım? Seçme imkanı yok mu? Kimse benim fikirlerimi ciddiye almayacak mı? İnsan ne oldu da suçlu? Kimse cevap vermeyecek mi?”

Bireyin varoluşunun çokça bir şey ifade etmediği bir büyük tarih anlatısı olarak Hegel sistemine karşı bir filozoftur Kierkegaard. Yukarıdaki duygusuna paralel, mezar taşına“O, bir bireydi” yazdırmak ister. Yani, kendini evrensel kanuna robot gibi uyan bir makine olarak değil, bireysel ameli ile tanımlamak ve tecrübe etmek ister. Kendi seçiminin sonucu olmak ister.

Bu cümle onun İbrahim’e ilgisini de ortaya koyar. “Korku ve Titreme” kitabında İbrahim’in oğlunu kurban etme hikayesini yorumlar. İbrahim; İsmail üzerinden Arapların, İshak üzerinden de Yahudilerin ortak atasıdır. Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslam açısından, ismiyle müsemma, İman’ın Babası’dır İbrahim. İbrahimî dinlerin özünü anlamak için, İbrahim gibi olmanın nasıl bir şey olduğunu anlamak zorundayız.

Kierkegaard’ın kendi varoluşçu notlarıyla fantastik olarak seslendirdiğimiz çocuk miti olarak İshak, Kierkegaard’ın bu incelemesinde İbrahim'in yüceliğinin üzerinde bir örtüden başka bir şey değildir. Filozofumuz esas temasını İbrahim’in üstünden kurar.

İbrahim’den oğlunu öldürerek aslında kendisini de yaralayacak evrimsel bir cinayet işlemesi istenmektedir. Rasyonel olarak soyunu devam ettirme bilinci İbrahim’de vardır. Yaşam iradesini olumlamakta ve sürdürmek istemektedir. Bunu kendisine müjdeleyen de ve hatta sünnetle antlaşma haline getiren de tanrısal kudrettir. Fakat aynı tanrısal kudret biricik oğlunun canını alma kafasına da onu sokmaktadır. Psikolojik antropoloji açısından bu iki güdünün de bilinçdışı zemini olduğunu söyledik. Oğlunu kurban ederek mi tanrısal kudrete ve iradeye yaklaşacaktır? Oğlunu yaşatarak mı? Ölümü mü kutsayacaktır? Erotik yaşam iradesini mi?

Evrensel ahlak zannımıza göre, İbrahim oğlunu öldürmeye cüret ederken ahlâken bir şeytan ya da suçlu gibi gözükebilir. Karşı karşıa kaldığı paradokstan kurtulmak için İbrahim mesela kendini öldürmeyi de düşünebilirdi. Fakat böyle bir mefhum onda oluşmaz.

Matta İncil’inde İsa “İnsan yalnız ekmekle yaşamaz, Tanrı’nın ağzından çıkan her sözle yaşar” der. İbrahim’in durumu ise bir paradokstur. Tanrı’nın sözü ona hem oğlunu müjdelemiş, hem de onu ortadan kaldırmasını istemiştir. Diğer oğlunu zaten kovmuştur. Onları kovmanın suçluluğuyla mı İshak’ı kurban etme fikrine boyun eğer? Yoksa zaten Tanrı’ya imanından ötürü Tanrı sözünü dinlemelidir. İçgüdüsel olan soyunu sürdürme güdüsünü rasyonelleştirmiş dahi olsa, kudrete yakın olmak üzere dinlediği iç sesi ona bunun tersini söyler. Kendi canından olanı ortadan kaldırdığında Tanrı’ya daha yakın olacağını zannıyla hareket eder.

İbrahim’in Rabb’la konuşmasını psikolojik mahiyeti elbette kendisine sirayet ve nüfuz eden tarihin kolektif bilinçdışının yönlendirmesidir. Rasyonel bulalım ya da bulmayalım, günümüz toplumunu dahi şekillendirecek noktaya kadar geldiyse bu iç sesin muhabbeti, reel tarihsel bilincimizin içeriği de bu kolektif bilinçdışınca belirlenmiştir.

Rasyonel olarak çıkışsız olan bu paradoks içinde, Kierkegaard İbrahim peygambere tam da bu açıdan hayranlık duyar: Absürt gözüken imanı. Kudret ve kolektif iradenin onu yönelttiği tanıklığa işin aslı zuhur edene kadar güvenle sabretmesi. Kierkegaard, İbrahim’in verdiği sözü yerine getirme kararlılığına ve şüphesizliğine hayrandır. Yıkıcı da olsa beklentisi olmadan kendi güdülerini takip etme kapasitesine. Kaygılanmadan yaşlılığında kendisine armağan gibi gelen ve sahip olduğu, elinde kalan tek çocuğu kurban etme kafasına girecek kadar güçlü ve antropolojik olarak anlaşılabilir, sosyal ahlak olarak yanlışlanan güdülerini.

Tarihin en ünlü babasının oğlunun boynuna dayadığı bıçak yaşam iradesinin iki yüzlü bıçağıdır. İbrahim bunu hevesle yapıyor değildir. Baba ve oğlunun kendini bulduğu o somut realitede, bıçağı tutan cellat ya da bıçağın boğazına dayandığı kurban olmanın farklı bir karşılığı yoktur. Ortaya çıkan, yaşam iradesinin namussuz şiddetinin insanın kendisine yönelmesidir. Fakat amansızca fark edilen yaşam iradesinin güç istencidir. Nietzsche de bu duyguyu tarif eden kişisel bir deneyimini arkadaşına yazdığı bir mektupta anlatır:

“Dün gökyüzünü ağır bir fırtına kaplamıştı ve ben de hızla yakınlardaki Leutch tepesine doğru gittim… Tepenin zirvesinde bir kulübe buldum, adamın biri oğlu onu izlerken iki çocuğu öldürüyordu. Muazzam bir çarpışmayla gök gürültüsü ve dolu yağdırarak fırtına koptu ve ben anlatılmaz bir huzur ve zevk duydum… Yıldırım ve fırtına bambaşka dünyalardır, ahlaktan bağımsız özgür kudretler. Aklın karışıklığından bağımsız salt İrade – öylesine mutlu, öylesine özgür.”

Basit ama korkutucu bir deneyim. Normalde tanık olduğu bir cinayettir ama fırtınanın sarhoşluğu, kanın kokusu, bıçağın parıltısı ve kendinden geçmiş olayı izleyen çocuk bir şekilde iç içe girmiş, sonuçta kendi akli karmaşasını dağıtan, bağımsız ve saf İrade’nin ölümcül kudretini görmüştür.

İbrahim’in tarihsel psikolojisi de onu bu titretici ve ürpertici kudrete teslimiyet noktasına getirmiştir. İbrahim’in imanı, toplumun yerleşik değerlerinden kopmayı ve yaşam iradesinin yıkıcı meyline göz yummayı, onu bizzat tatbik etmeyi göze alır. Kierkegaard İbrahim’i Danimarka’da yaşayan modern bir kahraman olarak tasavvur etmeye çalışır. Tanrı’dan gelen emri delil göstererek oğlunu kurban edeceğini söyleyen biri modern toplumda nasıl algılanırdı? Elbette deli gibi.

Lakin, nihayetinde İbrahim de oğlunu kurban etmez. İç konuşmasında bizzat Tanrı değil ama araya giren bir melek (akli bir başka melekesi) onu durdurur. Ve İbrahim de zaten o zamanda da olağan bir şekilde bir koçu kurban eder, İshak’ı öldürmekten vazgeçer.

Bu durum, bugün bize evrensel olarak zaten doğru olan ve en başından beri hiç teşebbüs edilmemesi gereken bir davranışın düzeltilmesi olarak görünür. İnsan çağları rasyonelleşmenin çağlarıdır ama bu rasyonelleşme “geceden gündüze değil de, bugünden yarına değil de, çok acil olarak değil ama çabuk çabuk”… :)

İşte bu rasyonelleşme, hipotetik İbrahim ata gibi biopsişik güdülere maruz kaldıkça kalpte takla takla akla gelerek olmuştur. İbrahim’in hikayedeki acziyetiyle evvel ve kudretiyle ahir insancıllığı, evrensel bir mutlak olarak tasarlanmadan doğru bir insan gibi hareket edebilmesidir. İnsancıllık gökten Hegel’in ya da bir başkasının evrensel zembiliyle topluma son iPhone güncellemesi gibi inmemiştir. “Atom güllerinin katmer açtığı” zamanda ve mekanda, uçsuz bucaksız tarihsel insan ilişkilerinin bire bir realitesinde “tırnak ile, diş ile, umut ile, sevda ile, düş ile” dayanarak hasıl olmuştur.

“Beşikler vermişim Nuh'a, salıncaklar, hamaklar, Havva Ana'n dünkü çocuk sayılır, Anadoluyum ben, tanıyor musun? Selam etmişim dostuma. Ve dayatmışım... Görüyor musun? Bir nice sevda... Ölüme nasıl gülerdi. Bilmeni mutlak isterim, duyuyor musun? Kaç bin yıllık hasretimin koncası, gözlerinden, gözlerinden öperim, bir umudum sende, anlıyor musun?”

İbrahim doğal olanı mesh ederek evrenseli kurar. İbrahim’inki hipotetik ve mitik olsa bile hayal etmesi zor bir sınamadır. Fakat nihayetinde hem dünyanın, hem de kendi ruhunun ihtirasları olarak maruz kaldığı, yaşamın karanlık unsurları belirlemez İbrahim’in, İshak’ın ve toplamda insan yaşamının değerini. Bu değer, varoluşu tüm kaynaklarıyla kabul etme, halk eyleme niyeti ve helak olmak yerine ahlak edinme ameliyle yaşam tecrübesinin bilfiil içinde ispatlanır.

İbrahim’in sınanması Tanrı’nın varlığına inanç üzerinden değildir. Buda’ya sormuşlar: “Tanrı var mı?” Mealen şöyle demiş: “Sen varsın, bu yeterince ilginç gelmiyor mu?”

Benzer şekilde, İbrahim’in Tanrı’nın varlığıyla bir sorunu yoktur; rasyonel olarak o noktada değildir. Kendi sosyal varlığının paradoksunda yeterince içkindir zaten. Onun sınavı babalık sevgisinin remzinde yaşam iradesini ve kendi varlığını olumlamaktır. Sınanma bunu görme fırsatının ona geri verilmesi ve idrak kuvvetinin buna yeteceğine inanıp inanmamasıdır.

Sınanma Tanrı’nın kognitif tutarsızlık yaratan negatif buyruğunu yerine getirmeye cüret etse bile, bu olumlamayı yapmaktan yoksun kalmayacağına inanmasıdır.

Kierkegaard İbrahim’in bu noktada İshak’ı absürtün gücüyle geri getirdiğine işaret eder. Çünkü bu şekilde sınanmasının doğası, gerçekte imkansız bir biçimde, İshak’ı kurban etse bile bu imanının meşru olması gibi bir mantıkla yaşam gücüyle girişilen olağanüstü bir içten pazarlıksızlık, dolayımsız bir tanıklık, kıymeti, kerameti ve ikramı kendinden menkul bir varlık ayeti, alameti ve selametidir.

Kierkegaard da İbrahim’in hikâyesini bu yüzden önemser. Elde etsin ya da etmesin, insanın değer verdiği her şeye karşı edinmesi gereken bakış açısını ve davranışı sembolize eder.

Yaşam iradesinin aşk olarak zuhuratının doğal şartı böylece iman olur.

Eşyanın tabiatının maksadının gizemi olarak Tanrı’yı insandan apayrı görür Kierkegaard. Hayvan âleminin insana kapalı olması gibi, tanrısal mutlakiyet de normalde de insana kapalıdır. İnsan da rasyonelleşirken kendi içkinliğiyle yoğrulmuştur. Kierkegaard’a göre tanrısal kudretin hazmedilmiş idrakiyle insanın aciz kendine-içkinliği arasındaki boşluk yalnızca imanla doldurulabilir. İbrahim bu imanın örneğidir.

İman burada tüm somutluğu soyutlayabilmek adına kolektif bilinçdışıyla beraber ilerleme iradesidir. Biyolojik yaşamın ve toplumsallaşan maddi kültürün yıkıcı gözüken meydan okumalarıyla beraber takva ile devinim takati. Kierkegaard buna “inanç sıçraması” der. Çünkü hayatı sadece ahlaki ve estetik reaksiyon ve meyillerle yaşamak, insanı istencinden ötürü maruz kaldığı, kendisini nesneleştiren eylem süreçlerinin belirsizliğinin yarattığı kaygı ve umutsuzluğu bertaraf etmeye yetmez.

İbrahim’in inanç sıçramasını yaptığı kanaat, Tanrı'ya olan imanını göstermek için akıbet kaygısını, devam etme olasılığına ve umutsuzluğunun gerçek olması ihtimaline rağmen Tanrı’ya geri iade etmektir. Ahlak edinme kapasitesinin evrenselliğini henüz deneyimlemeden, absürt bir güçle ona hizmet etme melekesi imanı sayesinde çalışır İbrahim’in.

İbrahim’in davranışı, imanı bu minval gevreme tehdidiyle karşılaşmamış bizlerin anakronistik mantığına saçma gözükebilir. Zaten görünüşe göre, İbrahim’de Tanrı’ya dahi adaleti hatırlatacak rasyonalite vardır. Bu durumda, niye kendini göz göre göre irrasyonel bir senaryoya bu saçmalık fiilen gerçekleşecek ana gelene kadar mahkum eder?

İbrahim’in teslimiyeti şu anlamda absürttür. Kalbinin elbette ki dünyaya yönelik bir arzusu olabilir. Ancak bunun hakiki mahiyetini anlamak için, ilkin dünyadaki hiçbir şeyin arzusunu gerçekleştirmeye yetmeyebileceğini sonuna değin mantıksal olarak hallenir. Böylece, arzusunun gerçekleşmemesi mantıksal olarak olanaksız olmaktan çıkar. İşte o noktada normal şartlarda gerçekleşmesi makul olmayan ama olduğunda anlam ifade eden bir eşzamanlılık, o gerçekleşmemenin mantıksal teslimiyetini yaşarken yok yere birden kalbinin arzusunun gerçekleşmesi olarak absürt bir şekilde dünyayı ona armağan edecektir. Aslında çok doğrudan ve samimi bir inançtır bu.

Kierkegaard bunu bir prensese âşık olan genç bir adam üstünden örnekler. Genç adam şansının yaver gitmediğini görünce, “gecenin en siyahında” “umudun bittiği yer”e bağlar: “Sen imkansızsın, sensizlik imkansız. Köşeyi dönsem ölüm, düz gitsem hayat.” Olmuyorsa – akıl var, düz mantık – olmaz zaten. Ama genç adamın kanaatinden öte, aslında belki de günün birinde prensese ulaşabileceği bir durumun olması ihtimali her zaman vardır. Absürt olan gencin kanaatidir, realite değil.

Burada bir çelişki yoktur. Genç adam kaderine teslim olursa bu ihtimali tasarlamaz ama aslında bu yolla imanını tazeliyordur: Prensese ulaşmayı tasarlamasa bile, aynı zamanda ve tam da bu sebepten aslında bu imkanın gelecekte gerçekleşmiş olduğu bir realite sanki çoktan olmuş gibi yaşıyordur böylece. Ortamlarda Nil Burak’ın “Olmaz olmaz deme; olmaz, olmaz sevgilim” aforizmasıyla hareket ederken, içinden kendine de çaktırmadan, efendime söyleyeyim, Füsun Önal’dan “Senden Başka”, sonra da Merhaba-Merhaba Ajda Pekkan’dan “Baksana Talihe” dinliyor olabilir.

İman ve sevgi birbirini, öncelemeden ya da ertelemeden böylece kendiliğinden var eder. İmanla sevgi dâhil her şeyden feragat eden için, iman dâhil her şey ancak sevgi ile vuku bulur.

İbrahim ve İshak hikâyesi modern bireyin, hikâyenin vardığı son itibariyle düşünebileceği gibi, akletmek, akıl yürütmek üstüne bir mesel değildir esasen. İnsanın arkaik iman duygusunun tarihsel momentumunda kritik bir eşiğe işaret eder. İnsanın biyopsikolojik koşullarının yarattığı ve kendisini idare eden vehmi alt etmiş, onun sınamasından geçmiştir İbrahim.

İbrahim'in oğlunu sakınarak hayatta bırakması ve yaşam iradesini, trajik erotizmi, ölümü, kalımı ve kalıtımı hazmetmesi; bu iradenin tecellisini samimiyetle seyrederek ve sabırla teslim olarak tecrübe etmekle mümkün olmuştur. İman eşyanın tabiatıyla hiçbir akli çıkar ummadan ahval ve şeraitin muhasebesini takip etme zindeliğidir. İnsan bilincinde evren bu minval genişler.

Ferahlama manasına gelen İnşirah Suresi’nde de benzer şekilde yalın bir kaide ve nasihatle Muhammed’e seslenilir: “Senin göğsünü açıp genişletmedik mi? Belini büken yükünü üzerinden kaldırmadık mı? Gerçekten, güçlükle beraber bir kolaylık vardır. Öyleyse, bir işi bitirince diğerine koyul.” (Arapçası kafiyeli olduğundan çok daha doğal ve makul bir tınıyla makbul olur.)

Şair Baudelaire’in “çakallar, kaplanlar ve köpekler arasında, maymunların, akrep, yılan ve çıyanın, tepinen, uluyan, sürünen canavarların, çirkeflerimizin o rezil, pis ağılında en çirkin, en kötü, en iğrenç” kötülük olarak addettiği ve “çığlıklar atmasa da, sakin görünse bile dünyayı seve seve” harabeye çevirdiğini, “ne varsa bir solukta yok edip yalayıp yuttuğunu”, “sahte gözyaşlarıyla çubuğunu tüttürüp, darağaçları düşlediğini” söylediği kibar canavar “can sıkıntısı”na karşı kendi silahıyla bir çözümdür bu: “Edep ya hu!”

“Dünyadaki düzenin mevcut şekli, düşünülüp tasavvur edilemez bir geçmişten doğmuştur.” diyor Whitehead. “Bugün hiç kimse erotizmin esrimemsi biçimlenmenin ötesinde, derinliğinin cehenemmsel, kaçık bir dünya olduğunu fark etmemektedir.” diye devam ediyor Bataille. “İnsanlar sağır kalpleri yüzünden yüzyıldan yüzyıla daha çok azap çekilen bir cehennemde hala inleyip duruyorlar." diye ekliyor Giovanni Papini.

Evet, erotizm trajiktir. Tanrının tekilliği inancından evvel Yahudilerin Kudüs dışındaki “Ge Hinnom” vadisinde çocuklarını Moloch isimli öküz başlı tanrılara kurban ederek yakmaları kadar trajik, bu imgenin Arapça’ya öte dünyanın “cehennem” tasavvuru olarak geçmesi kadar manidardır. Ginsberg zamane cehennemine şöyle sancak açıyor:

“Molok! Merdiven diplerinde çocuk çığlıkları! Ordularda hıçkırarak ağlayan oğlan çocukları! Parklarda gözü yaşlı ihtiyar adamlar! Molok! Kabus Molok! Sevgisiz Molok! Zihinsel Molok! Molok akıl almaz zindan! Savaşın sayısız taştan abidesi Molok! Zihni salt bir makine olan Molok! Damarlarında kan yerine para dolaşan Molok! Parmakları on ordu olan Molok! Molok gözleri binlerce kör pencere! Uzun sokaklarında ebedi Yehovalar gibi gökdelenler dikilen Molok! Sis içindeki fabrikalarında düş kurup cavlağı çeken Molok! Sevdası sonsuz petrol ve taş olan Molok! Ruhu elektrik akımı ve bankalar olan Molok! Yazgısı cinsiyetsiz bir hidrojen bulutu olan Molok! Molok içinde gövdesiz bir bilincim ben! Molok beni doğal esrikliğimden korkutan! Kendimden geçtiğim Molok! Uyandığım Molok! Gökyüzünden boşalan ışık!

Demek istediğimiz, evlat, “Bu anlatılan senin hikayendir.” Yaşamın namussuz şiddetinin bulandırmadığı, salt, müstakil yaşam iradesinin özlemi olarak ölmez bir bakire anadan doğduğu vakit “Büyük Pan”ı öldüren, fakat kurtarılabilecekken bir hırsız ve katile tercih edilerek çarmıha gerilen, dünyanın en bir güzel insanoğlu İsa’ya Tanrı Baba’nın insanların ilk günahının kefaretini ödetip kurban ettiği bu hikayedir! Hıristiyan ve bilumum ruhbazların böylece yaşam iradesini Eros’un gözyaşlarıyla mahkum ettiği, yaşamanın zevkine nihayeti itibariyle suçluluktan başka anlam bırakmadığı bu hikaye senindir.

Halbuki, insanın yalnızlığında iman ettiği, varlıkların mahiyetindeki hikmettir. İçkinliğin dahi maksadının anlaşılması mümkündür ki varlığının bizatihi insanda idrak bulmasıyla naklolur. İnsanın kerameti yine insanın hikayesidir. Dogma değil. Dogmayı aşan en içten sezgisel yanıt, anlamı ancak içerden kavranan hakikatlerinin silsilesidir. Kendini kendine kurban ve armağan ediş, kendinle alışveriş ve şenliktir.

Blanchot’nun tespiti yerindedir: İç deneyin kendisi otoritedir ki insanın yalnızlığı ile yaptığı şeydir. Şeylerin içkin düzeninin yok edilmezliği içinde bitimliliği fark etmekle kaybedilen doğrudan içtenliği yeniden kurmak, hiç yoktan anlamlandırmak için insanın yalnızlığı ile yaptığı şeydir.

Velhasılıkelam, kömürüm bitti bitecek. Büyükbüyükhanımannen kömürleri ısınmak yerine yazmaya kullanınca kızıyor. :)))

Vesselam, doğumdan ölene değin battığın da, bandığın da, kurban olduğun da, yakın olduğun da kendi özündür, gözündür. Gerisi hayra yorduğun vakittir.

Remember, remember:

Mekan sonsuz, vakit dar; yağmur çölde yağar, çiçek karda açar! Dünya büyüktür, öküz şaşar; gönül sessiz akar, gözler âlemden taşar! Bir artı bir eşittir iki. Om, vānme manasīti şānti.

  1. Olaylara karışma, be kind, Hakk-el yakîn.

 

Özetle dinleyiniz:

Video thumb

 

 

AHİRET’E 2. MEKTUP

 

2022 Bayram vaazı ve oturduğumuz yerden kurban haccı için kitap önerisi: Ali Şeriati (1933-1977), “Hac”.

Bilenler bilir, Kurban Bayramı zamanında esasen hac ibadeti yerine getirilir. Yani kimilerinin paraya para demediği kimilerinin de malum matematiksizliklerden kaynaklanan enflasyondan ötürü zaten diyemediği modern zamanede dahi hâlâ çalışmaya cümleten ara verdiğimiz bu tatilin asli sosyolojisi ve psikolojisinin kökeninde bir ritüel vardır. (Kurbanın antropolojisi ve psikolojisiyle ilgili Facebook’ta yazdığım uzunca bir yazıyı DM’den yazan arkadaşlara dilerlerse iletebilirim. Çalışma, oyun, ritüel ve ibadet arasındaki algoritma için de bakınız: Bataille, “Eros’un Gözyaşları”.)

Sevin, sevmeyin; beğenin, beğenmeyin ama sabah akşam zengininin de fakirinin de üç kuruşun hesabını yapmadan duramadığı şu geçim derdimizin orta yerinde şimdi tatile çıkıyor olmamızı Arabistan’da dünyaya gelmiş, Mekke’deki Kabe’nin etrafında putlar karşısına geçip geçip bir şeylerden medet uman insanların yaşadığı bir dünyada hem yetim hem öksüz büyümüş bir insanın bu davranışa yeni bir yorum vermiş ve insanların aklında ve gönlünde onları bu yoruma ortamda meydana çıkıp seslenmekten başka bir imkanın olmadığı bir zamanda, daha sosyal medya araçları yok iken ikna etmiş olmasına borçluyuz. Kureyş’in tüccar ahalisinin yoluna bilfiil taş (Hacerü’l-esved) ve insan ilişkilerine de böyle bir anlam üstünden yeniden şekil vermeye baş koymuş bir insana borçluyuz.

Aç televizyonu, hâlâ dönüyor birkaç milyon insan orada. Günde on bin adım zamanede bile şart velhasıl. ;)

Kabe Allah’ın evi, İbrahim peygamber inşa etmiş, vs. diye anlatmak lazım ama şuradan girelim olaya: Kabe’nin batı kısmında hilal şeklinde ilave bir duvar vardır. Allah’ın evinin yanında. Hicri İsmail denir. Hacılar bu duvar ile Kabe arasında yürümezler. Etrafından dolanırlar. Çünkü İbrahim’in eşi Hacer ve Araplara ata olan oğlu İsmail’in burada gömülü olduğuna inanılır. (Rivayete göre, İsmail’den on dört yıl sonra da İbrahim’in Yahudilere ata olan oğlu İshak da diğer eşi Sare’den doğmuş.) Kabe’nin yanında onunla beraber tavaf edilen o duvar Hacer ananın evinin duvarıdır velhasılıkelam.

Ve evinin yanına gömülmüş bir annenin mezarıdır burası. Allah’ın evinin yanında bir annenin mezarı vardır yani. Peygamber işte Allah’ın evini tavaf edenlere aslında bir annenin de mezarını ziyaret ettirir. Yani “Yok rüzgar tanrısı putuymuş, yok deniz tanrısı putuymuş, yok para tanrısı putuymuş, yok bereket tanrısı putuymuş, yok o medet, yok bu medet tanrısı putuymuş diye dört dönmeyin şu Kabe’nin etrafında; orayı inşa eden ve hemen yanında ölen bir anayı ziyaret edin, onların hikayesini hatırlayın” demiştir bir yetim, bir öksüz ve haccın diğer ibadetlerini de onların hikayesinden anlam ve gayret devşirmek için buyurmuştur bütün putların “story”lerinin üstüne story atıp vesselam.

Hacer ana Habeşli, siyah bir cariyedir. O vakit toplumun en marjininden bir kadın yani. İbrahim onunla sırf çocuk sahibi olmak isteğinden beraber olmuştur. İbrahim’in diğer eşi Sare’nin hizmetçisi iken kuması olacak değerde bile görülmeyen ve bunun için İbrahim’in kalkıp çölün ortasına evladıyla birlikte getirdiği Afrikalı bir kadındır Hacer. Allah’ın evinin yanında zamane toplumunun düşkünü, insanlar dünyasında çocuğuyla beraber her türlü övünçten uzak bırakılmış bir cariyenin mezarı vardır yani ve hacılar onun da hatırasının etrafında döner.

Allah’ın evinin yanında bir insan; insanlar arasından bir kadın; kadınlar arasında Afrikalı siyah bir cariyecağız Allah’ın evinin yanına komşu olmuş.

Allah’ın anıldığı yerin ve düşünüldüğü hallerin yanı başında Afrikalı siyah bir cariye. Onun hor görülüp çocuğuna bakmak için medeniyetten yabana kaçarak ve Mekke’ye gelerek ettiği hicret hac olmuş, “Hac”er ananın ismi ve hatırası da işte bu ibadete istikamet olmuş.

Anlama giden muhacir, çöl ortasında kalmış ve yaşamış Hacer gibi olandır. Hacer sevgisiyle memedeki çocuğunu alıp, şehir, memleket ve bayındır yerden hicret eden, otların, hatta çöl dikenlerinin bile yeşermeye korktukları, bu korkunç vadiye gelen ve can verendir. “Bu uzak vadinin ortasında, bu kuru, yanık ve ürkünç dağların arasında tek başına bir kadın ve tek başına bir çocuk!” “Susuz? Bayındırsız, imarsız? Kimsesiz? Ipıssız?” Godot’yu nasıl beklemek ama!

Yetim ve öksüz İslam peygamberi işte bunun hatırasına ve manasına putları kaldırmış, sosyal hayatı durdurup herkese çalışma arası verdirip Allah’ın evinin yanında kaderine terk edilmiş bir kadının mezarını ziyaret ettirir de onun hayatta kalma mücadelesinden gayret bulmaya çağırır insanları hacca. Hacervari insan olmaya çağırır. Hac eri olmaya çağırır. Hikaye nasıl tevhid etti ama!

Ne yaptırmıştır mesela putlara yalvartmak yerine insanlara?

Tavafta Hacer rolündesindir; Makam’da İbrahim ve İsmail; sonra sa’y başlar, yine Hacer rolüne dönersin. Beşeri düzende Sara’nın cariyesi, tevhid düzeninde Allah’ın muhatabı. “Aşk buyruğuyla süt emen çocuğunu tutup mamur şehirden, kendi hayat ve toplumundan, akrabalarından, bu taş ve asık suratlı tepelerin arasına geldi, tek başına, hiçbir azığı ve hiç bir kimsesi yok, sadece aşkı var!”

Nedir sa’y? Sözü Ali Şeriati’ye bırakalım:

“Fakat Hacer, teslimiyet ve rıza kahramanı bu kadın, hiç durmaksızın ayağa kalktı, tek başına, Mekke çevresindeki kuru, kurak, yakıcı dağlarda su aramaya, su bulmak için koşuşturmaya, bütün gücüyle aramaya, hareket, gayret, himmet, kararlılık ve kendine güvenle, kendi ayakları üzerinde durarak, kendi iradesiyle, kendi düşüncesiyle su bulmaya çabaladı.

Bir kadın, bir anne, tek başına, âvâre, perişan, muztarip, mesul, telaşh, arayış içinde, âşık, mü'min, aşüfte, dertli, korumasız, sığınmasız, evsiz, toplumsuz, sınıfsız, ırksız, kimsesiz umutsuz... ama umutlu, bir esir, bir garib, bir câriye, kimi kimsesi olmayan, nefret sürgünü, aristokrat düzeninden kovulmuş, milletin, soyun, sınıfın nefretini kazanmış, hatta ailenin kovduğu siyah bir cariye ve kucağında bir çocuk, evinden şehrinden uzaklaştırılmış, üstün ırk ülkesinden atılmış, çölün gurbet ellerinde âvâre, uzak dağlıkların tutsağı.. Ve şimdi tek başına, çalışkan, yorulmak bilmez, umutsuzluk tanımaz, kararlı gayretli, dağlar arasında âvâre, yalnız başına, yüksek tepelerin başında feryad etmeden koşuşturuyor.

Su arayışı içinde! İbrahim kültürünün Promete’si, bir tanrı değil, bir câriye. "Ateş" değil "su" bahşeden bir câriye. Su mu? Evet su! Gayb değil, metafizik değil, aşk değil, tevekkül değil, teslimiyet ve itaat değil, âb-ı hayat değil, âb-ı ruh değil, âb-ı mânâ değil? Peki ya nedir? Aydınlanma suyu mu? Gökyüzü mü? Hayır, hayır... Arştan yağan değil, yerden kaynayan. Maddinin maddisi. Yeryüzünde akan sıvı bir madde. Maddi hayatın teşne olduğu, bedenin muhtaç olduğu, vücudunda kan halini alan, annenin memesinde süte dönüşen ve çocuğun ağzında su olan şey! Su aramak için Sa'y.”

Velhasılkelam, o antik dünyada bu Yahudilerden ve Araplardan da evvel de ilk yazılı sözleri söyleyen Sümerlerde ilk kayıtlı atasözüdür: “Evin var mı, evine git; annen var mı, annene git.”

İslam peygamberi sağdan soldan, gökten yerden medet umanlara feyz almaları için örnek olarak bu emsali koymuştur. Putlar yerine böyle bir annenin mezarını ziyaret et. Sevginin insan amelinde en nörobiyolojik kaynağına dön. Onun mücadelesine bürün. Yaşam için soyun. Yaşam için koş. Yaşam için yürü. Can ol. Can için can atan can ol. Su ol.

Ne demiş şair:

“Su olsam, ateş olsam

Göklerdeki güneş olsam

Konuşmasam taş olsam

Yine de oynar mısın benimle?

 

Sus olsam, kusur olsam

Ağızdaki küfür olsam

Doğuştan esir olsam

Yine de oynar mısın benimle?

 

Sayılmasam kaç olsam

Topraktaki güç olsam

Aptal gibi suç olsam

Yine de oynar mısın benimle?

Benimle oynar mısın?”

 

Bizim bayram vaazının ilahisi ne diyor ya?

 

“Sür çıkar ağyar-ı dilden, ta tecellî ide Hakk

Padişah konmaz saraya, hâne ma'mur olmadan.

Hakk cemâlin Kâbe’sini, kıldı aşıklar tavaf

Yerde Kâbe, gökyüzünde beyti ma'mur olmadan.”

Her şeyi nefsine kurban etme, nefsini her şeye kurban et ki nefsin perdesi kalkınca her işin aslını gör, her işte Hakk’ın rahmetini gör, onunla amel et, o ilhamla seyret. İbrahim gibi Freudyen Freudyen oğluna bilenme. Hacer gibi can ver sevgiye ve eylemine. Böyle hac ettiriyor işte İslam peygamberi. Böyle yürütüyor insanları işte. Yürümek iyi gelir. Günde on bin adımdır, bir adımda işte böyle insanlığa hikaye atılır.

Bana sorarsan dünyada en mantıklı işi televizyonda canlı yayında hacda yürüyeduran o vatandaşlar yapıyorlar şu an. Ne demiş Yunus: “Takatim kalmadı asla durmaya.” Orada beslen ki sonra başkalarıyla o sevgiyle hayırda yarış. Böyle diyor Peygamber.

“Cidalden çekininiz" de diyor İslam peygamberi. Yani birbirinizle karşı karşıya geldiğiniz zaman fikirlerinizi birbirinize kabul ettirmek için cidalleşmeyin. Bir başka hadisinde diyor ki: “Ümmetimin helâki cidal yüzünden olacaktır". “Bir başkasıyla cidal ederken, yani fikren mücadele ederken kendisinin haksız olduğunu anlayıp da cidalden çekinene Allah cennetin kenarında bir ev bahşeder” diyor. “Kendisinin haklı olduğunu anlayıp da cidalden kaçınana ise cennetin orta yerinde bir köşk ihsan eder” diyor.

İ           şte Hacer ananın Kabe yanındaki o evi o cennet köşküdür. Hayırda yarışanların köşkü; hayra karşı yürüyenlerin köşkü. ;)

“Cidalleşmek ümmetin sonunu getirecek” demiş ya İslam peygamberi. İnatla nefsi haklı çıkacak diye kuru kuru tartışmak. Aha da gör ümmetin sonunu TV’de, Twitter’da, ekşi’de, Instagram’da orada burada eciş bücüş nefslerinin idraksizlik zindanında yarım yarım sözlerle nefslerine uydukça fişteklenip insan cinsine muhabbet beslemek yerine insanların alemde kendilerine düştükleri akılcıklarla harp ettikleri her yerde..

Evvela ana hanelerimiz mamur olacak. Sağına bak, soluna bak. Yapıp ettiklerini tart, konuş, nasihat iste. Yaklaş. Kurban yaklaşmak demek. Başka gezegen mi var görüp görecek, görüşecek? Ne denmiş: “Hakk suretidir alemi imkan ile adem, bundan güzeli nerde ki, cennette mi sandın?” Cenab-ı Hakk ne demek? “The sphere of Truth”. Böyle daha havalı oluyor, değil mi? Azıcık fantastikleştirip “Yüzüklerin Efendisi” gibi yapsak şu hikayeleri, bak gör yarına kalıyor mu bu gerçeği örten, emeği örten, aklı örten bu küffar dünyanın çarpık çurpuk ev ekonomisi…

Cihad budur esasen. Nefse karşı. Hakikatleri örten dünyanın yamultup bize giydirdiği benliğe ve her şeyi kendine kurban eden nefse karşı. Ego hayatta kalma makinesidir. Akıl da. Bunlar her hikayeyi kendine yontarak hayatta kalmaya ikna olma araçlarıdır. Bunu yapmamak, salt kendi hikayene kanmamak ve kandırmamak, hakikatte bir olmaktır tevhid diye gider bu nasihat. Bunu yaparken, bunu seyrederken giden de şehit olur. Şahit olur. Ne demiş diyelim İslam peygamberi bitirirken: “Şahit ol ya Rab, şahit ol ya Rab.”

İyi bayramlar vesselam. ;)

"Vasıl olmaz kimse Hakk'a

Cümleden dûr olmadan.

Kenz açılmaz şol gönülde

Ta ki pür nur olmadan.

Sür çıkar ağyar-ı dilden

Ta tecellî ide Hakk.

Padişah konmaz saraya

Hane ma'mur olmadan.

Hakk cemâlin Kâbe’sini

Kıldı âşıklar tavaf.

Yerde Kâbe, gökyüzünde

Beyti ma'mur olmadan.

Bir aceb sevdaya düşmüş,

Tutuşur Şemsi müdâm.

Hakk'a makbul olmak ister

Halka menfur olmadan."

 

Özetle dinleyiniz:

Video thumb

AHİRET’E 3. MEKTUP

Çocukken mahalledeki arkadaşları sabahın köründe pencerelerine taş atarak uyandırır, sokağa çağırırdık. Eskiden buralar hep dutluktu bittabi, e ama sağ olsun, Windows da penceredir nihayetinde!  Bugünkü taşları da Vaslav Nijinski Norveç'in meşhur çok sesli korosu SKRUK'un eşlik ettiği Azeri bülbülü Dadaşova "Pencereden Taş Gelir"i söylerken dans ede ede atsın: "Ay beri bak..." 

"Küçük kızım şarkı söylüyor: “Ah ah ah...” Anlamını bilmiyorum ama ne demek istediğini hissediyorum. Demek istiyor ki korku diye bir şey yok, her şeyin aslı neşe.

Kamburları ve ucubeleri seviyorum. Kambur gibi dans edebilirim. Bütün şekilleri ve güzellikleri seven bir sanatçıyım. Dans etmek, resim yapmak, piyano çalmak, şiir yazmak, herkesi sevmek istiyorum. Hayatımın gayesi bu.

İsa’nın sakin bir bakışı var, bense gözlerimi etrafıma dikiyorum. Ben sabit bir adam değilim, hareket adamıyım.

Cezbe halindeyim; aşkın vecdi. Çok şey anlatmak istiyorum ama kelimeler yetmiyor... Cezbe halinde yazıyorum ve bu cezbeye bilgelik diyorum. Her insanın varlığının bir anlamı var. Anlamsız varlıklar istemiyorum ve bu yüzden herkesin duyguların cezbesinde olmasını istiyorum.

Bilgeliğin ölümünden başka hiçbir şeyden korkmuyorum. Zihnin ölümünü istiyorum. Zihin aptallıktır, bilgelik ise Tanrı."

("Vaslav Nijinski'nin Günlüğü", 1953)

 

Özetle dinleyiniz: https://youtu.be/irlu1lrO6no

 

AHİRET’E 4. MEKTUP

 

“AMME HİZMETİ ÖĞLE ARASINDA:”

Bu dünyanın en güzel şeylerinden biri de güzel olmaması korkusu. Korku ne kadar da güzel, ne kadar ince, ne kadar da latif, ne kadar ahlaklı, ne kadar gerçek bir duygu, ne kadar sevgi dolu, ne kadar sevgi doğuran, insana âlemin varlığını duyuran, insan olanı kendiyle ve birbiriyle doyuran bir duygu. Ne demiş Niçe Efendi: "Azab-ı mukaddesten, ıstırabın düşkünlüğünden pay almamış, hiç hasta olmamış kişi için dünya ne kadar da boştur." Çünkü korkmadan anlaşılmaz dünyanın her an aslında ne kadar da burada olduğu.

Müteakibinde öyle sevmeli ve sevginin eylemine dikkatle öylesine akıl vermeli ki korumak aslına varsın korku, yükselsin ufukta canı gönlünden yana koşanların umudu. Gülüyoruz, eğleniyoruz, Mista Syn Chronos in da city ve ölü ozan agalar club'larda coşmakta ama çorbaya bir tutam da korku atalım (https://youtu.be/o26Q2X19WDM) ve ateşin ayarıyla oynayalım da cumaya kalbimizi korumak namına mecburen tehlikeli bir şiir okumak durumunda kalalım, harbe çıkalım, dünyaya kavuşalım, bir berber bir berbere yara bere güle güle beraber berabere olalım. Olalım.

Çün günlük yevmiyesi yalnızlık olanlara ("yevmiddin") bir başına delire delire, evire çevire ölüme giden ve Büyük Öğle'ye genleşmeye işaret eden Niçe Efendi'den sonra ne demiş Bataille Hoca "Din Kuramı"nda çarşamba çarşamba çarşaflara dolanırken biz burada:

"İçtenlik bir yere giden bir şey değildir. Yuvalarından fırlamış şişkinlik, dişlerini sıkarak patlayan ve ağlayan kötülük; nereden geldiğini ve nereye gittiğini bilmeyen kayış; hani ıssız bir yoldan geçerken karanlıkta avazı çıktığı kadar şarkı söyleyen korku; beyaz gözlü solgunluk, hüzünlü yumuşaklık, öfke ve kusma... Hepsi de kaçamaktır, kaçmaktır. Gerçek anlamda içten olan, bireysellik yoksunluğunun coşkusuna, bir ırmağın anlaşılmaz ahenkte akışına, gökyüzünün bomboş orada duran saydamlığına maliktir.

İçtenlik şiddettir çünkü mahfî (saklı) değildir, o yüzden bir yere değil, her şeyin üstüne gidicidir. İçtenlik ayrık bireyle bağdaşmaz. Bir buluşmadır. Teslimiyetle, güç ilüzyonundan vazgeçişle kurban mahiyetinde kurbiyet (yakınlık) kurmaktır. Kurban etme eğer korkutucuysa, bunun sorumlusu bireyin kendisidir.

Çalışma ve ölüm korkusu birbirine bağlıdır. İnsan kendini çalışmanın sonuçlarına bağladığı ölçüde bireyseldir. Ama insan kendini zannetmeye çalıştığı gibi bir şey değildir çünkü korkar. Korkusunu besleyen şey öz olarak birey olmasıdır. Bu da şeyler dünyasının gereksinimine yanıt vermek içindir, insana aslında aczini hatırlatır. İnsan aslında ölüme doğru giden şeyler dünyasını süresinin, değerinin ve doğasının temel koşulu olarak kabul ettiği ölçüde korkmayı öğrenir. Korku hayatta kalmanın temelidir, hayatı nerede kuracağımızı öğretir. Şeylerin düzeni olan tasarıların yapımına girdiğimiz andan itibaren yüreğimiz bitimlilikten korkar. Ölüm şeylerin düzenini hem hoyratça hem kaygısızca hem de sıradanlıkla yok edip bozar.

Ve insan da işte şeylerin düzeni ile uyum içinde olmayan içtenlikten, içkin yerleşikliğinden bu yüzden korkar. Fakat bu olmasaydı kurban etme olmazdı. Aynı zamanda insanlık da olmazdı. Çünkü içerisi ve dışarısı arasındaki en sahici yakınlaşma ve birleşme olmazdı. İçten düzen bireyin kutsal korkusunun içinde ortaya çıkmazdı. Orada doğrudan doğruya değil de bitti bitecek diye bir şey olmak içindir ki bireyin titremesi içinde içtenlik korkutur, kutsaldır ve azizdir."

 

Özetle dinleyiniz:

Video thumb

AHİRET’E 5. MEKTUP

 

- Memleketi Hakk saklasın, bir gülüm var içinde. Eli elimde olsun, kapı kapı dilenek.

- Varoşların sevdaları gerçek olur çıkarsız. Sepet sepet yumurta. Laleler, laleler, laleler. 

Bir de Erkan Oğur'un sesi niye güzel? Tiz çünkü. Korku filmlerinde de efekt olarak tiz ses verilir. Niye? Çünkü bebek ağlama sesi öyledir, aynı tondadır. İnsan için de en korkutucu ve tetikleyici şey yavrusunun canının sağ-lığıdır. İşte, Erkan Oğur'un sesi de o korku duygusunun ninni gibi evriltilmesidir.

Bu yerler işbu halde viran olmasın, analar ağlamasın. Niye? Çünkü cennet anaların ayaklarının altındadır. Ana sözü dinleyenin başına bir şey gelmez. Çünkü sevginin evrimsel kökeninde memeli hayvanlarda sürüngenlerdeki sepet sepet yumurtlama ve unutup sıpıtıp atma modelinin aksine bakma-emzirme-büyütme modeliyle beraber gelişen ilgi-alaka ("care") sistemi vardır. Ağlarsa o yüzden analar ağlar. O yüzden manitacılar da birbirlerine ghostingen şeklini yapmasın. Anne ve eş rolünde kadın yaratıcıdır. Ortamdaki maymunları adam eden, büyüten işte böylece sevgidir. Dünyayı bugün cehenneme çevirmişsek kopan kayış muhabbet kayışıdır. Muhabbetin kökeni "hubb"dur. Hubb sevgi demektir. "Kalıcı olan üç şey vardır: iman, ümit ve sevgi. Bunlardan en üstün olanı da sevgidir."

- Bu dağın ensesini karartmayalım, uyanıp yâr sesine, irtibatı koparmayalım. Tek çare take care neticede. Falan faş mekân, işte bu da bu canda böyle bir an.

Özetle dinleyiniz:

Video thumb

 

 

AHİRET’E 6. MEKTUP

 

"Haftanın Cemi: Bir Şarkının Sadece Şarkı Olmaması Üstüne"

Seslerin etrafında birbirimizin içinde yaşıyoruz. Herkes birbirine sesleniyor. Sesle hükmediyor, sesle geçiniyor, sesle sevişiyoruz. Evvelinde tabii ki içerleniyoruz. Dışarıdan ayrı düştüğümüz zannı olmasa, içimize de düşemeyiz. Dışarısı insanın içine sesle dolup dolanıyor ve aksi de aksediyor.

Yani, misal Türkiye diye bir şey, bir nesne, bir eşya, bir cisim yok. Fiziken Türkçe seslerimizin daha ziyade dolandığı, "Türkiye" diye ad verdiğimiz bir hava sahası var. Bir hava sahasında Türkçe yahut İngilizce veya Arapça ya da Farsça seslendiğimiz anda, derdimizi anlatabiliyor, meramımızı ortaya koyabiliyor ve hatta seslerimizden yola çıkıp hallerimize çare bulabiliyorsak, oranın yerlisi oluyoruz.

Olaylara Fransız kalınca da, anlamayıp Arap olduğumuzu zannediyoruz ve saire. Seslerini akılda idrak, dilde mülk edinince sahiplendiğimiz yerdir memleket. Ashabı olduğumuz sohbettir. Vatan bir ses sahası, seslerin işaret ettiği hallerle örgütlediğimiz varlığın evcil halidir.

"Hani ıssız bir yoldan geçerken, hani bir korku duyar da insan, hani bir şarkı söyler içinden, işte öyle bir şey"dir vatan.

Pazartesi günü Upanişadlar'a değinmiştik. Orada bir çeşit ilk varlık tasarımı olarak Atman'ın dünyada kendini insan olarak fark ettiği ilk andan bahsedilir: "Korktu. O yüzden yalnız olan korkar. Sonra şöyle düşündü: Madem yalnızım neden korkayım ki? O zaman korkusu geçti, çünkü korkacak ne vardı ki? Bir ikinci olursa korku olur."

Korkusu geçen Atman akabinde parmak şıklatarak türküye girer: "Ha bu diyar, ha bu diyar, ha bu di-, ha bu di-, ha bu diyar!"

Şaka! Orasını şimdi ben uydurdum. Yalnız bundan 2600 sene evvel ortada ne Darwin, ne de modern fizik var iken insanın çok daha öncelerde her şeyin başlangıç halini düşünmeye dalması ve bilincin gelişim halini bu hayretle yorumlaması enteresandır. Kendisinden başka kimse yok iken korkması, sonra tam da bu yüzden korkması için bir sebep olmadığını idrak etmesi hoştur.

Yalnız, Upanişad yazarının korkunun ikilikte, çoklukta, yani kesrette peydah olan bir duygu olduğuna işaret etmesi ufuk açıcıdır. Keza seslenmenin bütün olayı lafla hali ikiletmek, ötekine geçirmektir. Varlıktan geçince dil bahçesine geçtiğinizi söyleyenler var mesela:

"Can ellerinden gelmişem, dil gülşenine göçmüşem, Hâllakî âlem var iken, ben bu cihanı neylerem."

Yokluğa nazaran varlık olduğunu ve olunduğunu fark etmek ikilik algısının başlangıcıdır: Neden hiçbir şey yok değil de varlık var? Çıkardığımız sesler olan bitenlerin ardı arkası kesilmez hareketliliğinde girilen çıkılan hallerin çokluğunda lafı ikileterek varoluşu bütünlemek gayretidir. Sesin yavaşlığı halin düzgünlüğüdür, düzgünlük ise hızın kendisi. Laf edilince üstüne alınanlara lafı yerli yerinde ikiletmek namına laf anlatanlar şöyle demiştir:

"Her olur olmazın sözün işitme, Dalga vurup kalb evini coş etme."

Ses insanın aklını alır, zaman ve mekanda dolaştırır. Ses insanı andan şaşırır, uzaydan uzaya aşırır, şimdiki halin yalnızlığından taşırır, mevcudu kalabalıklaştırıp gerisin geri yalnızlığına alıştırır:

"Mızıka çalınır düğün mü sandın, Al yeşil bayrağı gelin mi sandın, Yemen'e gideni gelir mi sandın?"

"Unutmak yetkinliktir" buyurur Nietzsche. Şarkı söyleyen hayvandır aynı sebepten insan:

"Unutmak her acıyı siler. Şarkı söylemek ise unutmak için en güzel çareydi. Çünkü insan şarkı söylerken daima sevdiği şeyleri düşünür. Böylece kuşaklar Drina'nın uğultulu sularının götürdüğü şeylere fazla üzülmemeyi öğreniyorlardı." (Ivo Andriç, "Drina Köprüsü")

Muallak ve namüsait bir ahval ve şerait içinde milletimiz her zamanki gibi fukaralık ve sıkıntı içinde harap ve bitap düşmüş iken biz de şimdi bir türküyü kendi üstümüzde deneyelim: "Çift Jandarma".

Bu türkü Artvin'in Şavşat ilçesinin Vaket köyünde bir kara sevda hikayesine yakılmıştır. Kara sevda dediğin de zaten seslenip seslenip yanıt alamamak olması bakımından insanın evrenle ve evrende kendi halinin evrimiyle ilişkisine benzer. Sevda ikiliği birlemek, gelmişi geleceği birbirine takas ettirip arada derede paçaları sıyırıp anda bayram kârına dans etmektir.

Lakin insanın evrenin varlığında hayatının anlamıyla olan ilişkisi çokça kara delik misalidir. Arzunun kendiliğinden hareketine yakalanıp, kendinin yalnızlığını aşıp, büsbütünlük davasına sesten hızlı coşup ses duvarının ardında akıl ile kalp arasında boşluğa koşturadurursun. Her seferinde yine var olur, yine gönlü konuşturursun! Vallahu ya'lemu, hoştur!

Ozanın "Çift Jandarma" dediği devletin iki koldan seni alıp götürdüğü o tutuklanma haline atıftır. Kalp ve akıl insanı iki koldan kuşatınca jandarma gibi, türkü çığırır insanın kendiliği. (Örn.: "Yunus değil bunu diyen, kendiliğidir söyleyen.")

Korkmasınlar diye hep çifter çifter devriye gezen can-dharmalar arkataş gibi sağlı sollu zuhur ettiği vakit, hani sürekli Gök Tengri altında "Nerde bu devlet?" diye inleye inleye inanmadığın o kudret var ya, işte sonunda gün gibi cereyan olur!

"Çift jandarma geliyor lo kaymakam konağından!" Kaim, yani hep yerinde duram makamdan gelir can darlamamaktan anlamayan emir kulları.

İstanbul surlarının hemen dışında kurulan ilk işçi mahallelerinden devşirme bizim semtin kaymakam konağı bir acayip mesela. Dikine ve plansız beton deryası arasında yanında adalet sarayıyla, inşa edildiği vakit civardakilerin durumunun el vermeyeceği bir geometrik tasarımla yatay uzanıyor. Devletlü makamda çok kalmamak ve çabuk iş görmek gerektiğinden olsa gerek, dışarıdan genişçe ve uzun merdivenlerle doğrudan ikinci kata uçabiliyorsun! Geçenlerde "Home and Entertainment" kanalında İngiltere'de yapılan ev tasarım yarışmasında da vardı böyle bir şey. Illuminatigillerden Rothschild sülalesinin bir ferdinin birinci seçilen evinde bir yandaki dış duvar doğrudan binanın teras şeklindeki çatısına çıkan merdiven gibi örülmüş. On saniyede firavun piramidi gibi binanın tepesine çıkıyorsun. Gök Tengri'yle rahat rahat konuşmak için olsa gerek!

Birazdan ancak mahkemeye konuşacak bizim ozan ise o esnada yarinin dokunmadığı, dokunmaya kıyamadığı, "fiske vursa kan damlayacak" al yanaklarının haline sevdalanır. Dara düştüğü yerde canını çekişdiredursunlar, kendini kendi yüreklendirir: "Haydi canım, şinanay, aslan yarim!"

Ve fakat hanım kara sevdanın adres sormadan delip delirtip kurşun gibi geçen sesi; seslenir: "Benden sana yar olmaz lo, aklını başa devşir!"

Ozan bu; aşık atışması bekleme yapar mı: Valla, der, hakim bey, "kurşun attım havaya, yar dolana dolana." Yarine döner: "Ben burda ısrar eyledim, sen orda sallanmaya!"

Ve sonra türkülerin derken birdenbire aklın nedenselliğini aşan özlemi, şüyuu vukuundan güzel yüreğin emri vakisi: "Zeytin yaprağı yeşil lo, dibinde kayfe pişir."

Sonra mahkeme düşer, herkes el ele kol kola türküye girer, pek ala bir halayda alayına gider!

Şaka şaka! Orasını ben uydurdum! 

Bu türkünün ahvalinin Vaketli aşıklardan aşıp halka mal olması ve dillere dolanması ise ayrı bir hikayedir. 60'ların devrim hareketine akıl ve ses veren ODTÜ'lü hayırsever gençler 1966 Varto Depremi'nin ardından ilkokul yapmak üzere Muş'un Korkut ilçesine varır. Bir yandan çocuklar seslenip dillenip okuyup okutsunlar diye uğraşırken, bir yandan halk kültürü üstüne incelemeler yaparlar. Ve "Çift Jandarma" ufukta kim bilir ne düşler, yürekte Allah bilir hangi hakikatler, dışarıda kimse bilmez hangi dertlerle dillere o vakit pelesenk olur!

Şimdi, tefekkür et de, gel de sevme bu memleketi! "Dağlarda kar sesi var lo,

Tavlada zar sesi var. Kurban olam Şavşat'a da, İçinde yar sesi var!

Al candarma, vur beni de, O yarin sevabına!"

 

Özetle dinleyiniz:

Video thumb

 

 

 

 

AHİRET’E 7. MEKTUP

Ölüm varsa bu dünyada zulüm mü var gülüm mü var anlayıp anlamadan, ahlayıp vahlamadan gittiğimiz bir vaziyette, “Büyük Öğle”ye* doğru insanlık olarak saçma sapan bir pazartesi gününü daha geride bıraktık. Komşu ülkelerimiz nükleer çalışmalarına devam ederken New York borsalarının simsar sansarlarının mangırları sayıp dükkanı kapatmasına birkaç saat kaladursun; biz, büyük insanlık, UNICEF verilerine göre önlenebilir sebeplerden bugün ve her gün aramızdan ayrılan, 5 yaşın altındaki 25 bin çocuğun ruhuna… ruhuna… yaşayamadığı hayatlarına… şuncacık canına… Hakikaten ne yapalım?

Gülüp oynuyoruz, çiçek böcek diyoruz, “tirende üçüncü mevki, şosede yayan” bir tepinip bir durup ahiren bir sonraki halimizi kovalıyoruz ama bu türküdeki yorumun ruhu gibi kıyım kıyım samimi ve dertli surette ciddi vallahi halimiz ahvalimiz: “Toprağımız gölgesiz, sokağımız fenersiz…” (Yoksa biz de takılırız yani blues-rock, şen şakrak, kaba taslak, matrak hortlak!  ;)

Yaşar Kemal bu meşhur mahpushane türküsünü ilk kendisinin derlediğini, yayımlayan Orhan Veli’nin de Sait Faik’le yaptığı bir röportajda buna Türk dilinin en güzel şiiri dediğini söylemiştir. Ki: “Yatarım yatarım, gün belli değil.”

Öğle vakti iş güç belasında gün ortasında dinlemek daha vaciptir ama tehlikelidir, o yüzden mahpushaneye akşam çayı servisidir! (Ben o vakit yandım, aman ha, isterseniz yanın tabii ama bile bile yanmayın diye söylüyorum.  ) Sincap gibi yaşamak şakaya gelmez, kertenkele tedirginliğiyle var olmak ciddiyet işidir, bülbül gibi şakımak yüreğe misaldir!

“İnsan doğası sabit ve kalıcı değildir. İnsan bir deney ve geçiştir. Doğa ile ruh arasında dar ve tehlikeli bir köprüden ibarettir. Özündeki yazgı insanı ruha ve Tanrı’ya götürür. En derindeki arzusu da doğaya geri iter. Arada insan olmak burjuvanın verdiği tavizdir.

İnsan tamamlanmış bir yaratık olmaktan ziyade ruhun sınavıdır. Arzulanmasına rağmen korku da veren uzak bir ihtimal. Şimdiki durumda insanı yarın dikilecek bir anıtın kaba inşaatı olarak görenler bile, sonuca giden yolda korkunç acılar ve esrimelerle ancak çok kısa bir mesafe alabilmiştir.”

- Hesse

 

* Nietzsche:


“En seçkin insanların en büyük ödevlere kendilerini adadıkları o Büyük Öğle! Öğle; gölgenin en kısa düştüğü anda en uzun yanılgının sonu; insanlığın doruk noktası.

Ödevim, insanlığın en yüksek anlamda kendine döneceği, geriye bakacağı, ileriye bakacağı, rastlantının, rahiplerin boyunduruğundan kurtulup (o kılık değiştirmiş rahipler, yani feylosoflar da giriyor bunun içine), niçin, neden sorularını ilk kez toptan ortaya koyacağı o anı, o Büyük Öğle'yi hazırlamak olan ödevim. Şudur Büyük Öğle: İnsan, hayvanla insanüstü arasındaki yolun ortasıdır ve akşamı en büyük umut olarak kutlamaktadır: Çünkü bu yeni bir sabah yoludur. O zaman kutsar kendini batan kişi, karşıya ve öteye geçen kişi, karşıya ve öteye geçen olduğu için; ve bilgisinin güneşi tam tepesinde durur. İnsanüstünün artık yaşamasını istiyoruz. Budur o Büyük Öğle’de son arzumuz.”

 

Özetle dinleyiniz:

Video thumb